22 Haziran 2013 Cumartesi

Bir Devrim İle Türkiye


Aylar sonra, merhaba.

Aylardır herhangi bir konu hakkında yazmayı düşünmüyordum, içimden de gelmiyordu açıkçası. Ta ki son 3 haftadır Türkiye olarak yaşadığımız, şimdiden tarihe yazılmış ve ben bu yazıyı yazarken dahi gelişmekte olan bir olayı, 1.şahıs olma şansına sahip olan biri olarak eksiksiz bir şekilde somutlaştırmam gerektiğini düşündüğüm için yazmak istiyorum.

Tam umudumu yitirmiştim, jenerasyonumdan son derece uzaklaşmıştım, mutsuzluk ve umutsuzluk içerisinde boğulduğum sıralarda, en güzel zamanda patlak veren bir olay ile kendime geldim. Milli ve insancıl damarlarımın kabarmasını sağlayan, özgürlük ve bağımsızlığın ne denli önemli olduğunun farkına en yakından varabilmemi sağlayan bu olaylar yaşandı. Yazıya tam olarak başlamadan önce şunu söylemeliyim ki ; bu devrim kılıfı altında ki direnişe dahil olup, tüm bu olayları birebir yaşama şansına sahip olabildiğim için Tanrıya şükrediyorum. Var olduğum süreç boyunca, bana gerçekten yaşadığımı hissettiren TEK olay bu organizenin bir parçası olabilmek oldu. Bunun için önce Tanrıya, sonrasında da birbirimizi yalnız bırakmadığımız Türk halkına, insanıma minnetlerimi sunuyorum.

Öyle ise başlayalım..

İlk olarak sizlere bir kelimenin sözlük karşılığını vermek istiyorum.

- Direniş : Direnme işi veya biçimi, karşı koyma, dayanma, mukavemet.

Bundan sonra tüm anlatacaklarım, bu kelimenin somut karşılığından başka bir şey olmayacak. Gurur ile anlatmaya başlayabilirim o halde.

                                                         30 Mayıs

Tüm olay, malumunuz 30 Mayıs Perşembe gecesi başladı. İstanbul, Taksim meydanında ki, İstanbul'un sayılı güzel ve düzenli olan yeşil parklarından biri olan Gezi Parkı'nın yıkılıp, yerine artık ülkemizde 43254243423 adet bulunan bir Alışveriş Merkezi'nin, 43254243424. sünün yapılması kararı ve bu kararın uygulamaya geçirilmeye başlanmasıyla başladı. 30 Mayıs gecesi, doğa duyarlısı birkaç insanın bir araya gelerek, Gezi Parkı'nda kamp kurmasıyla seslerini birkaç saat içerisinde İstanbul'a yavaş yavaş duyurmaya başladılar. Ancak olay henüz ilk geceden patlak vermeye başlamıştı bile. 30 Mayıs gecesi, Gezi Parkı ve o bölgede ki çok sayıda ki ağacın kesilmesini kabul etmeyen insanlara, İstanbul içi ve çevresinden yüzlerce insan destek amaçlı o bölgeye katıldı. Orada ki herkesin tek bir amacı vardı ; ''Ağaçlara ve yeşil alana dokunulmaması''. Böyle güzel ve anlamlı bir amaç uğruna onca insan bir araya geldi o gece. Polis gecenin ilerleyen saatlerinde Gezi Parkı'nda toplanan halka mekanı boşaltmaları adına anons yaptı. Bu anonsu karşılıksız bırakan halkın tek yaptığı şey parkın içinde oturup, birbirleri ile sohbet etmekti o esnada. 30 Mayıs gecesi bir şekilde sonlandırılmıştı. Gün doğarken, peşinden çok acı günleri de sürüklemeye başlamıştı bile. 31 Mayıs Cuma günü, tarihe geçecek olan bir direniş, bir devrim hikayesinin başlangıç noktası, aynı zamanda birçok insanın zarar görüp, 4 gencecik kardeşimizin hayatlarını kaybetmelerine sebep olacak o gün başlamıştı bile.

                                                        31 Mayıs

Gün içerisinde İstanbul içinden ve çevresinden ardı arkası kesilmeyen insan desteği yağdı Taksim meydanına. Saatler içerisinde bu yüzler binleri buldu. İnsanlar o kadar güzellerdi ki, orada bulunuş amaçları gözlerine yansımış, hepsi birlik olabilmiş bir şekilde yeşilliğin ve güneşin tadını çıkarıyorlardı. Kimisi kitap getirmişti yanında, kitabını okuyordu, kimisi bir şeyler atıştırıyordu, kimisi okulundan çıkmış derslerine çalışıyordu, kimileri de henüz orada tanışmış ve birbirlerini daha yakından tanımak adına sohbet ediyorlardı. O gün o kadar güzel başlamıştı ki, insanlığın Türkiye'de canlanmasına şahit olmamak mümkün değildi. Öğle saatlerinde ise, insanlık tarihinin kara sayfalarında yer edinecek olaylar yavaş yavaş başlıyordu. Polis anons ile birlikte Gezi Parkı başta olmak üzere, İstiklal Caddesi dahilinde, o bölgede ki tüm ''doğa sever'' direnişçilere müdahale etmeye başlamıştı. Polis ile direnişçiler arasında ki kargaşa bir süre sonra savaşa döndü. Polis, Gezi Parkı içerisinde ki insanlar ve sonrasında bir kısmı İstiklal Caddesi'nde olan direnişçilere ilk olarak peş peşe gaz bombaları atmaya başladı. Bu orada ki yüzlerce savunmasız ve katiyen böyle bir durumla karşılaşacaklarını düşünmeyen insanlara fazlasıyla zarar verdi ancak bu onları dindirmeye asla yetmedi. Polis zor kullanmaya devam ettikçe direnişçiler de bir o kadar üstelediler amaçlarından asla şaşmayacaklarını. Olaylar iyice çığrından çıkmaya başlamıştı. Polis, kullandığı biber gazı sonrasında insanların pes edeceğine kendini o kadar inandırmış ki, her saniye sayıları daha da artan bu insan topluluğuna bir süre sonra Tomalar eşliğinde müdahale etmeye başladı. İşte ondan sonra da olaylar kopmaya başladı.

Polis halkın üzerine silahlanma ile gittikçe halk kendini bir adım daha ileriye taşımayı başardı. Bu esnada ise sosyal ağ bağlantıları var olduğundan bu yana hiç görmediği kadar iş görmeye başladı ve amacının çok daha dışına çıkarak, can kurtaracak konuma bile erişti. Twitter ve Facebook üzerinden insanlar yakınlarını Taksime, dayanışmaya çağırıyorlardı. Malum, halkın polis ile savaşmak veya polisi alt etmek gibi bir amacı olmadığından, polisin biber gazı ve tomalardan sıktıkları tayzikli su karşısında ancak daha fazla insana ihtiyaçları vardı. Saatler sonra okulundan, işinden, evinden ayrılan Taksime, dayanışmaya koştu. Polis sayısı da saatler ilerledikçe artıyordu. Günün ortasında, efsanevi sıfatını kazanan ve tarihe geçen o karelerden biri gerçekleşti. Polisin Gezi Parkını terk et uyarısını dikkate almayıp, yalnızca çimlerde oturan ''Kırmızı elbiseli bayan'' bir anda üzerine sıkılan tayzikli su karşısında nereden geldiğini şaşırdı. Ancak ne için orada olduğunu o kadar benimsemişti ki, su çok yakın bir mesafeden sıkılmasına karşın Kırmızı Elbiseli Kadın duruşunu hiçbir şekilde bozmayıp, tarihe geçen o görüntüyü verdi.

              

Bu Kırmızı Elbiseli Bayan zaman içerisinde, 2013 Devrimi adı altında ki efsanevi puzzle'ı oluşturan ilk karelerden biri olmayı başarmıştı bile. Öğlen yerini akşama bırakmaya başlarken olayın şiddeti daha da boyut kazanmaya ve her iki tarafında zarar görmesine sebep oluyordu. Twitter ve Facebook inanılmaz bir şekilde yardımlaşma aracı olmuş ve insanlar attıkları tweetler ile birbirlerinin yerlerini öğreniyorlar, birbirlerinin ihtiyaçlarını öğreniyorlar ve en önemlisi, zarar görebilecekleri yerleri paylaşıp, diğer insanları tehlikeden uzak tutuyorlardı. Ağır bir şekilde devam eden biber gazı ve tayzikli su müdahalesine rağmen halk hiçbir şekilde polise karşı silahsal anlamda direnmemiş, yüreklerinin ve birliklerinin gücü ile orada kalacaklarını her defasında polise belirtiyorlardı. 31 Mayıs gecesi artık olay çizgisini aşıp, bambaşka bir hal almıştı. Sosyal ağ üzerinden duyurulanlar sonrasında Kocaeli, İzmir, Adana, Samsun, Bursa ve çevre il ile şehirlerden insanlar otobüsler tutarak İstanbu'a, halkının yanına akın etmeye başladılar. Halkın azınlığı elde etmeye başladığının farkına varan polis ise durumun ciddiyetinin farkına varıp, Kocaeli üzerinden ekip arabaları tahsil etmiş ve çevre illerden de takviyeye başlamıştı. 31 Mayıs Cuma gecesi benim ve Türkiye için kanlı gece olarak tarihe geçmişti.

O gece insanların Twitter üzerinden yazdıkları, Facebook paylaşımları kanımı donduruyordu. Adeta bir savaş çıkmıştı ve insanlar ölülerden, yaralılardan, kaçılması gereken mekanlardan, sığınılabilecek mekanlardan ve gerekli olan ihtiyaç listelerinden bahsediyorlardı. Yazılanları okudukça deliriyordum, o gece yalnızca oturduğum yerden insanların yazdıklarını paylaşıp, birilerine ulaşmasını sağlayabilmiştim. Titriyordum, ilk defa böyle bir durumla yüz yüze gelmiştim ve yazılanları paylaşırken dua ediyordum herhangi birine zarar gelmemesi için. Ve ilk acı haber geldi. İnsanları korumak ve polise saldırmamak adına halkın yapabildiği tek şey caddelere barikat kurmaktı. Kurulan barikatlar, en azından bir süreliğine polisin ve tomaların halka müdahale etmelerini engelleyebiliyordu. Barikatların birinde, insanlara kaçın çağrısı yapıp, onları korumak adına bulduğu ne varsa üst üste koyan kardeşim, Mehmet Ayvalıtaş, hızlıca gelen bir aracın altında ezilerek hayatını kaybetti. O anı unutmak mümkün değil, yıkıldığımız ilk olay Mehmetimiz ile baş göstermişti. O, insanlar zarar görmesin diye direnirken kendi canından oldu. Üstelik daha 20 yaşında bile değildi.

               

Mehmet artık aramızda değildi. O, halkı adına hayatını hiçe saymış küçük ama çok büyük bir gençti ve Allahın huzuruna kavuştu. O günden bu yana dualarımız onunla ve diğer kardeşlerimizle.

31 Mayıs gecesi bitmek bilmiyordu. Her yer kan, herkes ölümden ve yaralılardan bahsediyorlardı. Polis durmak bilmiyor, halk ise bu inadın karşısında yılmamaya kararlıydı. Hastaneler,okullar, mağazalar sabaha karşı saatlere aldırmadan insanları sığınmaları adına binalarına alıyorlardı. Saat sabah 05:30 civarı polis çekilmiş ve halk sığındığı yerlerde dinleniyordu.

                                                               1 Haziran

 2.5 saat uyudum ve ertesi gün uyanır uyanmaz orada ki insanların nelere ihtiyaç duyduklarını araştırdım. Edindiğim bilgiler doğrultusunda yiyecek ve kıyafet sıkıntısı yaşanıyordu ve bende elimden gelen en iyi şekilde bu ihtiyaçları edindim, çantama doldurdum ve yola koyuldum. O günü çok net hatırlıyorum, ölmeye gitmiştim. Mecidiyeköy meydan da arkadaşlarımla buluştum ve Taksime doğru yol aldık. Daha Osmanbey'e henüz gelmişken havada inanılmaz derecede gaz hakimdi ve gözlerimiz, boğazımız ve burnumuz yanmaya başlamıştı bile. Bulduğumuz ilk seyyardan gaz maskesi ve gözlük temin ettik, ardından yola koyulduk. Divan Otel civarına geldik, kendimi bir anda savaşın tam ortasında bulmuştum. Ancak o an için kazanılan bir savaştı bu. Polis Beşiktaş civarına yönelmiş, halk Gezi Parkı ve çevresinde bayram kutlarmışçasına eğleniyordu. Fakat Gezi Parkının bir kısmının Beşiktaş, Akaretler de sıkıştığını, kötü durumda olduklarını ve yardıma ihtiyaçları olduğu bilgisini aldığımız gibi Beşiktaş'a yöneldik.

Ben ve arkadaşlarım başta olmak üzere, peşimizden gelen yüzlerce insan Taksimden Beşiktaş'a yürüdük. İşte hayatımın en korkutucu, en yıpratıcı ve en dehşet gecesi o an başlamıştı. Akaretlerin girişindeydik, göz gözü görmüyordu. İnsanlar sokağa sığmamış, arabaların ve durakların tepelerine çıkmışlardı. Kalabalığın ucunu göremiyordum, yalnızca korkunç bir insan topluluğu vardı. Kimisi gözleri yaş ve solüsyon içinde bayır çıkıyordu, kimisi elinde sirke ve limonla yardıma ihtiyacı olanları bekliyordu, kimisi de polise direnmek adına caddeyi takip ediyordu. ilerledik, sokağın ortasına geldiğimizde polisin bir kısmını gördük. Amacımızı, çantamızda ki ekipmanlar ile ihtiyacı olan insanlara yardım edebilmekti. Biz daha çok sayıda insan var, hepsine nasıl yardım edebiliriz diye düşünürken ilk olay patlak verdi. Polis ile halk arasında ki bir tartışma sonucu polis en az 10-15 arası biber gazını aralıksız bir şekilde sokağa atmaya başlamıştı bile. O anı ölümsüzleştirmiş olsam da hatırladığım an ürpermiyor değilim.

             

Cehennem boy göstermeye başlamıştı. İnsanlar sokağın yukarısına doğru koşuyorlardı, yere düşenler, ezilenler, ağlayanlar, yakınını kaybedenler, gaz maskesi olmayanlar, yaralananlar, herkes yukarıya doğru koşuyordu. Biz yolun kenarında durarak ihtiyacı olduğunu görebildiğimiz ve bizi fark etmesini sağlayabildiğimiz insanlara solüsyon ve sirke sıkarak yardım etmeye çalıştık. İnsanlar ölümden kaçıyorlardı sanki, Akaretler bir anda mahşer yerinden farksız bir hal almıştı. Yerlerde kan görmeye başlamıştık ve bayılanlar vardı. İnsanların aralarından kaçmaya çalışan kediler ve köpeklere değinmiyorum bile. Durduğumuz yerde dehşete düşüyorduk, gaz artık üzerimize kadar gelmişti, bizler de biraz ileride ki sokağa doğru ilerlerken hafif bir şekilde bastıran yağmur gazın etkisini yitirmesine sebep olmuştu. İnsanlar, boşalan Akaret bayırını tekrar hınca hınç doldurmaya başlıyorlardı. Herkesin yüzünde o ifade vardı ; ''Sen bizim polisimizsin ! Bizim sizlerle işimiz yok, yeşilimize dokunmayın'' ifadesi. Atılan sloganlarda bunu destekler nitelikteydi. Polis ile halk tekrar karşı karşıya gelmişti, iki tarafında birbirinden hiç korkusu yoktu ve iki tarafta savundukları düşünceyi karşı tarafa empoze etme çabasındaydı.

Bir süre daha sonra konuşma tartışma halini aldıktan sonra polis bu kez hiç ara vermeden gaz bombalarını ateşlemeye başladı. Gaz bombalarının peşinden ses bombaları atıldı ve o an Akaretler tekrar Cehenneme dönmüştü. Az önce yaşanan izdiham ve kargaşanın 2 katı söz konusuydu ve bu kez insanların tek bir amacı vardı, o da canlarını kurtarabilmekti. Elimizde ki solüsyon ve sirke bitene kadar yardım edebildiğimiz herkese yardım ettik, her şey tükendiği noktada bizler de oradan uzaklaşmak adına sokağın yukarısına doğru koşmaya başladık. 6 kişiydik ancak 4'ümüz bir apartmana sığınabildik. Diğer 2 kişi yan apartmana kaçabilmişti. Lensi yananlar, boğazı yananlar, burnundan kan gelenler, bayılanlar v.s. Sığındığımız apartman sakinleri kime yardım edeceklerini şaşırmış durumdaydılar. Ben ayakta kalmakta çok güçlük çekmeme rağmen apartmana gelenleri alt kata indiriyordum nefes alabilmeleri için. Apartmanın camından baktığımda hiçbir şey görünmüyordu. Saat akşam 22:00 civarı olmasına rağmen camdan sadece etrafı bembeyaz bir gaz bulutunun topladığı görünüyordu. İnsanlar savaştan çıkmış gibiydiler. Çığlık sesleri, acı çekenlerin haykırışları canımı öyle acıtıyordu ki, o an aklımdan geçenleri tahmin bile edemezsiniz. Polis takviye almıştı ve sivil polis ile birlikte tüm sokaklara, apartmanlara dağılmıştı. Yakaladığı direnişçileri gözaltına alıyordu. Buradan gerisini anlatmak doğru olmayacağından ötürü gecenin sonuna geçiyorum (ki asıl olaylar belli sebeplerden ötürü anlatamayacağım zaman diliminde gerçekleşmişti).

Saat gece yarısı 02:45 civarıydı. Hepimiz perişan haldeydik. Ayakta duracak halimiz yoktu ancak gece yeni başlıyordu. Sığındığımız yerden ayrıldık. Ortalık sakin gözüküyordu ancak Akaretler sokağı aynı şekilde değildi. Her yer dağılmış, kaldırımlar zarar görmüş, yerler çöp ve atık dolmuş, arabalar hasar görmüş durumdaydı. Bizler, orada hiç tanımadığımız insanlarla anlaşmaya varıp sokağı baştan sona temizleme kararı aldık. Herkes 2'şer ve 3'er gruplar halinde tüm sokaklara dağıldı. Elimizde çevre halkının verdiği çöp poşetleri vardı ve tam olarak 25'in üstünde çöp poşeti doldurmuştuk. Bunun sorumlusu bizler olduğumuz içinde Beşiktaş Akaretlere nasıl geldiysek o şekilde bırakmakta kararlıydık ve öyle de oldu. Ancak temizlik sonrası ortaya çıkan manzara pek de hoş sayılmazdı.

                            

Yalnızca bizim grubumuz olarak 4 kova gaz fişeği atığı toplamıştık ve bu manzara bile içimizi acıtmaya yetmişti. Özellikle bir tanesini elime alıp baktığımda, üzerinde ki komutların dışına çıkılmış olması ise en yaralayıcı olandı.

                       

Daha fazla bir şey söylemeyeceğim. Ve 1 Haziranın bilançosu da belli olmuştu. O gece de bir kardeşimiz hayatını kaybetti. Daha doğrusu o gece başından vurulan Ethem Sarısülük, 14 gün sonra 17 Haziran 2013 günü hayata gözlerini yumdu. Üstelik 2 yaşında bir kızı ve geride onu bekleyen ailesi vardı. Onun hakkında ve ölümü adına pek bir şey söylemeyeceğim. Canım çok fazla yanıyor. Tüm kalbimle duacısıyım, bize destek olduğu bu yolda ve bundan sonra ki yaşantımızda asla unutmayacağız ve sürekli dua edeceğiz, içi rahat mekanı cennet olsun.

                             

                                  Bu da ölüm anı, bu video her şeyi ortaya koyuyor.

                         

Aynı gece Gezi Parkına döndük ve orada birkaç saat uyumaya çalıştık. Gün açtığında ise nöbeti diğer arkadaşlarımıza devrettik ve evlerimize üzerimizi değişmek ve bir şeyler yemek için ayrıldık.

Sonra ki birkaç gün, diğer günler kadar olmasa da hareketli geçti. O günlerden aklımda kalanları aynen aktarmak istiyorum sizlere. Hayatım boyunca bir daha kesinlikle göremeyeceğim her şeyi gördüm orada. İstanbul'un en merkezi bölgelerinden biri olan Taksim trafiğe kapalıydı. Sadece insanlar ve hayvanlar vardı. Her yerde dernekler ve kuruluşlar vardı. Siyasi bir gölge altında değil, belirlenen hedef altında birleşmişti herkes. Şunu çok ama çok açık bir şekilde dile getirebilirim ki, hayatımın EN güzel günlerini orada geçirdim ben. Hatırladığım ve not ettiğim kadarını sizlerle maddeler halinde paylaşmak istiyorum.

- İnsanlar, onlardan beklenilmeyecek kadar birbirlerini kabullenmiş ve sahiplenmişlerdi. Herkes tek bir amaç uğruna oradaydı ve herkesin gözünde o enerji vardı.
- Doğaldı herkes, yemekler yeniyor, kitaplar okunuyor, sohbetler ediliyor, gelişmeler takip ediliyor, dersler ve sınavlara çalışılıyor, yardım ediliyor, dışarıdan ihtiyaçlar takviye ediliyordu.
- Orada ki birkaç gün hiç kimsenin cinsiyetinin, renginin, dininin, görünüşünün, parasının, gücünün, siyasi görüşünün ve kim olduğunun önemi yoktu. Herkes birbirine sarılıyor ve herkesin yüzü gülüyordu. Kesinlikle inanmayacağım bir şey gerçekleşmişti ; Türk genci bilinçli bir şekilde birbirine kenetlenmiş ve herkes herkesi hazmetmiş bir şekilde, yadırgamadan yaşamayı başarmıştık. İşte bu, ölsem bile hatırlayacağım en önemli şeydi benim için.
- İnsanlar inanılmaz derecede yardımsever bir haldeydiler. Revire gidip, ihtiyacımız olan ne varsa yakınlarından temin etmelerini rica ediyorlardı. Her geçen saat yeni bir insan elinde poşetlerle revire geliyordu. Duygulanmamak mümkün değildi.
- İstanbul'un göbeğinde doğal yaşayabilmeyi başarmıştık bir kere, bu kazanılması en güç olan zaferlerden biridir şüphesiz.
- Sabah saat 05:30 sularında uyanıyorduk ve 10 küsür kişi olarak, insanların büyük bir kısmı henüz uyanmadan çöpleri topluyorduk. Bunu aralıksız 3 hafta boyunca yapmayı başardık.
- Orada birbirimizi tanımamızın hiçbir önemi yoktu. Ben günaydın dediğim de günaydın diye cevap veren, çöp toplarken 'koaly gelsin' diyebilen, revire yardım poşetleri geldiğinde, poşetin bir ucundan tutmaya çalışan insanların kalplerinin güzelliği vardı. Net olarak insanlık vardı.
- Zamanla, hava şartlarından dolayı çadırlarla konaklamaya başladık. İşte işin en güzel yanı da bunlardan sonra gelişmeye başladı. Artık oraya tamamen yerleşmiştik ve tek yaptığımız her gün çevreyi temizleyip, yaşadığımız yerleri toparlamaktı. Güne erken saatte başlayıp erken saatte bitiriyorduk.
- Hiç tanımadığın onlarca insanlarla tanıştım, birçok arkadaş edindim. Hepsine ayrı ayrı yakınlık duydum. O kadar güzeldi ki, böyle güzel bir ülkede öyle güzel insanların var olduklarını bilmek içimi o kadar rahatlattı ki. Hiç tanımamama rağmen uzun yıllardır birlikteymiş gibiydik, harikaydı. Çevrede ki tüm otellerde bize imkanlarını açmışlar, tuvalet gibi mühim bir ihtiyacımızı sayelerinde gidermiştik. Onlar da o günler içerisinde en az bizler kadar cömerttiler.

Maddeleri de özetleyecek olursak, Türk halkı bugüne kadar gelmiş geçmiş en büyük birlik ve beraberliklerinden birini yaşamıştı. 2.5 yıldır yaşadığım İstanbul'u son 1 ayda sevmemin en önemli sebebi de budur.

''Farkındalık'' başladı insanlarımız arasında. Kimse kimsenin nasıl göründüğü ile, neyi tercih ettiği ile, neyi savunduğu ile, neyin peşinden koştuğu ile, neyi desteklediği ile, nereden geldiği ve nereye gittiği ile asla ilgilenmedi. Herkes tek bir ama, tek bir hedef uğruna oradaydı ve tek bir bedendi. Bu da Özgürlükten başka bir şey değildi. 2013 gibi, artık insanların bu tür birlik be beraberliklerin ihtimalinden son derece umutsuz oldukları dönemde böyle bir olayın patlak vermesi hepimizin içinde ki o ufakta olsa kalmış olan ışığı canlandırdı ve şimdilerde hepimiz o ışığın peşinde ilerliyoruz.

Taksim, var olduğundan bu yana hiçbir zaman bu dönem ki kadar güzel ve kalabalık olmasına karşın bir o kadar da temiz olmamıştır. İnsanlar savundukları amaç uğruna o kadar güzel kenetlenmişlerdi ki, eksik olan tek şey, henüz elde edemediğimiz özgürlük ve bağımsızlıktı.

Direnişin devam ettiği günler boyunca, elimden geldiğince her anı not edip, fotoğraflamaya çalıştım. Ortaya çıkan şeyler beni hep gururlandırdı, olmasına ihtimal veremeyeceğim her şey birer birer olmaya başlamıştı ve bir süre sonra bu olanlara alışmak, yeryüzünün en güzel hislerinden biri olmuştu şüphesiz.


                  

Mesela bu. Gördüğüm an tüylerim ürpermişti gururdan. İnsanlar ellerinden geldiği kadar ihtiyaç gidermeye çalışıyor ve Taksim İlk Yardım adını verdikleri, Divan Otel'in hemen yanında ki bu bölüme insanlar, direniş esnasında ihtiyaç duyulabilecek her şeyi sağlamaya çalışmışlardı. Bozuk parasını koyan insan dahi görmüştüm, daha güzel ne olabilirdi ki..

Fransız Devrimini bir ressam tablolamış olabilir ama biz Türkiye Devrimini, birebir olarak tüm dünya insanına işte bu kareyle gösterdik.


                 
                                                                 
                                                                     
                                                                        4 Haziran 

                           

Olayların büyük bir hızla devam ettiği 4 Haziran itibari ile bir ve bildiğimiz kadarıyla son kaybımızı verdik. Abdullah Cömert. Hatay'da ki direniş esnasında, basının ''Kimliği belirsiz kişiler'' tarafından açılan ateş sonucu hayatını kaybettiğini açıklamasına karşın, aslında bu olayın amacını anlayan insanların bu güzel kardeşimizin kim tarafından öldürüldüğünü açıklama ihtiyaç dahi duymuyorum. Başta Gezi Parkı olmak üzere, Türkiye'nin dört bir yanında, yalnızca ''Özgürlük, bağımsızlık ve doğa'' için bir araya gelmiş olan insanların hangisinin cebinde, çantasında silah taşıma ihtimali vardır, bunu sormak istiyorum basına ? Böyle amaçlar uğruna, tamamen çıplak bir şekilde sokağa dökülen ve ellerinde Türk Bayrakları olan bu insanların, birilerinin canına kasıt duyma ihtimalleri nedir ? Vicdanı olan bunu en gerçekçi şekilde cevaplar ve aslolan gerçeğin, Abdullah Cömert'in kimler tarafından öldürüldüğünün cevabını kendisine vermiş olur.

                     

Hatay'da Taksim için hayatını hiçe saydı Abdullah. Bundan sonra kalbimizde yer alan 3 güzel insandan yalnızca biri. Hiç şüphem yok ki, Tanrı onu da diğerleri gibi huzuruna kabul etmiştir.

İrite olduğum en bariz detaylardan biri kesinlikle Taksim ve Gezi Parkını asıl amacından uzaklaştırmak isteyip, bambaşka bir nokaya getirmeye çalışanlar oldu. Parti bayrakları, resmi dernek bayrakları vs. gibi. İnsanlar orada, hiçbir parti, hiçbir dernek, hiçbir örgüt, hiçbir kuruluş ve hiçbir kurum adına bulunmazken, tüm halk ve tüm Türkiye Taksim meydanında ''bir'' olmuşken, neden bunca insanı kategorize etmek istenir, benim aklım mantığım bunu algılamıyor. Bu yönde ki çalışmalar, dikkatimizi ve amacımızı şaşırmamız adına kurulan tezgahlar çok fazla olmasına rağmen halk o kadar güçlü ve kenetlenmiş bir vaziyette hareket ediyordu ki, asla o tür insanlara ve amaçlarına prim verilmedi. Ne kadar kışkırtılmış olsak bile, amaç asla hedefini şaşmadı. Bu da en güzel zaferlerden biriydi.

Siyaset, yeryüzünde var olan en riskli iki ibareden biridir. Diğeri ise Din. Bu ikisi o kadar uç ve o kadar mühimdir ki, birinden biri, diğerine bulaşmaya başladığı an kaos kaçınılmaz olur. Siyaset, toplumu ve halkı, bir çerçeve altında, halkın ''istediği'' ve ''seçtiği'' kişiler veya partiler tarafından, belirli kurallar çemberinde yönetilmesidir. Ancak bu, 21. yüzyıl itibari ile kelime anlamını yitirmiş ve bunun getirileri doğrultusunda çok insanın canı yanmıştır, yanmaya da devam ediyordur. Siyaset yapabilmek için insanların birçok şey feda etmeleri gerekmektedir. Bu ilk olarak dürüstlükleri ve hassasiyetleridir. Siyaset kesinlikle doğru ve dürüstlük çizgisinde uygulanabilir bir olgu değil, tamamen ülkeler arası kuruluşların başlarında ki insanların, ortak bir noktada, ortak bir masada bir araya gelip, verdikleri kararların uygulatılmaya geçilmesinden ibarettir. Günümüz siyaset anlayışı da tam olarak bu duruma hizmet etmekle birlikte, amaç bir halkı ve toplumu yönetmekten ziyade, kişisel ve örgütsel hırslar doğrultusunda bir ülkeyi, bir toplumu harcamak üzerine kurulmuştur. Başta Amerika. Kuruluş süresi öncesinde, henüz kendi adı altında toplayabileceği bir insan ırkı dahi yokken, o coğrafyalarda yaşayan Kızılderili ırkının soyunu hiç çekinmeden tüketebilmiş bir siyaset anlayışına sahiptir. Üzgünüm ama insanlık anlayışını kurban vermiş hiçbir oluşum benim gözümde değerli değildir, olmayacaktır da.


Duvar sanatçıları adında bir kavram oluştu dönem esnasında. Birçok genç, ellerinde ki boya ve spreylerle duvarları birbirinden güzel şekil ve yazılarla donattılar. Açıkçası beni en çok da bu yapılaşma heyecanlandırdı. Görsel anlamda herhangi bir kirlilik değil, aksine at gözlüğü ile yaşamayı kendisine hedef belirlemiş olan insanların kapalı zihinlerine birer ışık tutmak mayetinde olan bu duvar sanatının ülkemizde top noktaya erişmesinden son derece memnunum. Örnek verecek olursam ;

                    


                   
                   
 Bu kesinlikle favorilerimden biri oldu. 80'ler de ki sağ ve sol çatışmasında boy gösteren direnişçi nesli alt ettiğimizi vurgulayan, son derece net ve şık bir detay.
 
                 


Bunu gördüğüm an kanım donmuştu. Duvarın karşısında durup dakikalarca baktım sadece. Evet, onun her daim bizimle olması, onun ışığında olan insanların bilincinde olmasına rağmen bunun bu şekilde yansıtılması, buna şahit olan herkesin heyecanlanmasına fazlasıyla yetmişti.


                        

Efsanevi bir hal alan diğer sloganımız. Sanırım direniş boyunca elde edilen en geçerli sloganlardan biri bu olsa gerek.

                     

                   
                       
                    



                             


                        

                             
                                 


Sırf sizlerden farklı oldukları için, kimi zaman yüksek sesle müzik dinledikleri için, kahrolası tabularınızı yıktıkları için, bazen otobüslerde yer vermedikleri için, kanları kaynadığı için sürekli aşağıladığınız o gençlik var ya, her şeyin bu denli farkındaydı işte. Tek bir hamle karşısında sper olmuştu herkes. İnsanlar, birileri tepkisini ortaya koymadan birbirlerini yargılamaya ve yadırgamaya son derece ılımlı yaklaşırlar. Ancak bu gençlik artık değil siyaset parlamentosu, hiçbir dünya kuruluşu tarafından susturulup, bastırılabilecek bir gençlik değil, aklınızda bulunsun.


Bu güzel insana yazımda yer vermemek haksızlık olurdu. Kendisi, bugüne kadar gördüğüm en güzel ve en profesyonel halk ressamı. 1 Haziran günü, Osmanbey'den Taksime kadar yürümekle birlikte, neredeyse boş bulduğu tüm alanlara Mustafa Kemal Atatürk portresini yerleştirdi. Kimseyle konuşmuyordu, herkes kendisini pür dikkat izleyip, alkışlıyordu. Yakalayabildiğim kadarı ile tam olarak 12 saniyede bu sanat eserini bulduğu tüm duvarlara yansıttı büyük usta. Elini öpmeyi çok istedim, ancak böylesine güzel bir icrada bulunan bir insanı meşgul etmemek daha doğru olur diye düşündüğüm için yalnızca o anı kadrajıma almakla yetinmek zorunda kaldım. Umarım bir gün, bir yerlerde karşılaşma şansına tekrar sahip olabilirim.

Tüm bu olanlar, her geçen gün daha da ateşlenerek ilerlerken Türk medyası ve basını üç maymunu oynuyordu. Halk TV, Ulusal Kanal ve Sözcü Gazetesi dışında hiçbir basın ve medya organı bizleri, duyurmaya çalıştığımız sesimizi ve mücadelemizi ülke ve dünyaya yansıtmamıştı. Aksine olaylar daha da gülünçleşerek, can kaybının olmadığı açıklamasında bulunan kurumlar bile vardı.

                          

Türk medyası, yaşananları yansıtmamak adına ne kadar kararlıysa, BBC ve diğer birçok Avrupa kanalı da bir o kadar olayların içine dahil olmuş, insanları ve direnişin gerçek yüzünü olduğu gibi televizyonlarına taşımışlardı. Çapulcu olarak nitelendirilip, aşağılanan gençlerin neredeyse hepsi çatır çatır BBC News kameralarına ingilizce röportajlar verip, açıklamalarda bulundular. BBC muhabiri bizlere, buraya gelirken büyük bir savaşın içine geleceğimizi ve insanların cesetleriyle karşılaşacaklarını düşünerek geldiklerini, ancak geldiklerinde yerlerde kitap okuyan insanları, çöpleri ve atıkları toplayan insanları, revir kurup ilk yardım için hazırlanan insanları, dışarıdan ihtiyaç listesine göre alışveriş yapıp, yardımda bulunan insanları gördüklerinde çok şaşırdıklarını ve böylesine kendinden emin ve ne istediğini bilen bir direnişle daha önce pek de karşılaşmadıklarını dile getirmişlerdi. Ardından bizlere, çektiğimiz fotoğraf ve videoları gönderebileceğimiz mail adreslerini vermişlerdi. Fotoğraf ve videolarımı toparlayıp gönderdikten 2 gün sonra da kanaldan cevap aldım ve yayınlanacaklarını söylediler. Henüz düne kadar herhangi bir şey hissetmediğim bu yayın kuruluşuna, orada ki tek bir insanı bile dünyaya duyurdukları için teşekkür etmek vazifemdir diye düşünüyorum.

Ve çok önemli bir konuya daha değinmek istiyorum. Günlük yaşantımızda, cadde ve yol kenarlarında karşımıza 100'lerce çıkabilecek olan Greenpeace (doğayı kurtarma ve savunma kurumu) !, TEMA (Erozyonla mücadele,ağaçlandırma ve doğal varlıkların korunmasını sağlayan kurum) ! ve Türk Kızılay'ına dair en ufak bir revir, bölüm, destek merkezi göremedik. Özellikle bu konu, Gezi Parkı direnişine dahil olan tüm insanlar arasında konuşuldu. Orada ki amaçlarımızdan birisi olan doğayı korumak adına verdiğimiz mücadelede hiçbir şekilde desteklerini göstermeyen TEMA ve Greenpeace ile birlikte, bu uğurda yaralanıp, hayatını kaybeden kardeşlerimizin hastanelerde en çok ihtiyaç duydukları şeylerden biri olan kan ihtiyacını bizlere hiçbir şekilde sağlamayan Kızılay'ı bundan sonra hiçbir şekilde ciddiye almıyoruz. Bizler halk olarak, onlara gösterdiğimiz destekler doğrultusunda kendileri her gün biraz daha başarı çıtalarını üst seviyelere çıkartırlarken, dün kendilerinin destekçisi olan insanları bugün yapayalnız bırakan bu kuruluşlar bizler için artık samimiyetini yitirmiş, tamamen amaçlarının dışına çıkmış birer kurum olmaktan başka bir şey ifade etmemektedir.

                                                               #Duran Adam

Eylemler Haziran ayının ortalarına doğru nefes almaya başlayıp, biraz olsun sakinleşince kimisi yaşadığı şehre, kimisi yaşadığı ülkeye, kimisi de işine ve evine döndü. Gezi Parkı, ağır bir müdahale ile birlikte polisin kontrolü altına dahil oldu ve insanlar belirli gruplar halinle belirli noktalara dağıldılar. Hal bu olunca, birçok insan artık her şeyin bittiğini ve sona geldiğimizi düşünmeye başladığı an, bir dansçı olan Erdem Gündüz, Taksim meydanında 7.5 saat ayakta, hiçbir şekilde kımıldamayıp, herhangi biri ile konuşmadan AKM binasına yönelmiş bir vaziyette durarak büyük bir sükse yaratmıştı. Başta çevrede ki insanlar ve polis olmak üzere, sosyal medya üzerinden olayların gidişatını takip eden insanların anlam yüklemeye çalıştığı Erdem Gündüz'ün durma eylemi bir süre sonra efsanevi bir hal almaya başladı. Tam 7.5 saat ayakta duran ve yavaş yavaş ona ayak uydurup, etrafı kalabalıklaşan Erdem Gündüz, polisin kendisi ve etrafında ki insanlara müdahelede bulunmaması adına eylemine son vermek zorunda kalmıştı.

                               

                  

                              


                  


Polisin, yolda öylece duran bir insana müdahalesi başlamıştı. Bir süre içinde dakikalık dahi olsa gözaltına alınan Erdem Gündüz, bu sayede Türk polisinin yolda duran bir insana müdahale edip, gözaltına almasını sağlayarak bir kez daha Dünya gündemini şok etmeyi sağlamıştı.

Ancak bu, peşinden yüzlerce Duran Adamı getirecek bir olaydı ve insanlar bir süre sonra ülkeye, iktidara, dünyaya seslerini yalnızca durarak vermeye karar verdiler. Türkiye'nin, hatta Dünya'nın dört bir yanında insanlar durarak, Duran Adam eylemini yaşatmaya devam ettiler, hala da devam etmektedir.

Taksim Meydan


Van'da görevini yapan bir Asker



Bahçelievler



Bakırköy

   

Ankara (Ethem Sarısülük'ün öldüğü yer)
     

CNN

       

Eminönü - Kadıköy Vapuru

           

İskenderun

          

Kanyon AVM
           

Londra

         

Bu fotoğraf hakkında yorum bile yapmak istemiyorum

        

 Paris

          

İngiltere

    

Taksim

          

Bunca insan ahlaksız, terörist, düşman ve saldırgan öyle mi ? Diyebileceğim herhangi bir şey kalmıyor bu noktada.

İnsanlar, başlarına gelmemiş herhangi bir durum için harekete geçmezler. Ne zaman canı yanar, ne zaman zarar görür, işte o zaman tepkisini dile getirmekten, ortaya koymaktan asla çekinmez. Üstüne üstlük, tepkisine ortak olacak insanların ona katılması da ayrı bir heyecan katar o insana. Peki ya Reyhanlı'da ki büyük patlama sonucu kızı ve torununu kaybeden bu anne ?

                 

İki canını da yitirdiği bu alanda kendini hırpalarken kaçımız onun acısını paylaşıp, sesini duyurmasına yardımcı olduk ? Hiçbirimiz.

                                 

Peki ya bu çocuk ? Üstelik sokak çocuğu. Kim ona sahip çıkacak bunca kargaşa içerisinde ? Henüz kendini ve dünyayı yeni yeni tanımaya başlayan bu çocuk, yaşadığı ülkenin bağımsızlığını ve özgürlüğünü yakalayabilmek adına mücadele veriyor.


Bundan sonra yapılabileceğimiz en önemli şey, bu birlik duygusunu kaybetmemek ve herkese, her şeye karşı cesaretimizi dimdik ayakta tutabilmek olacaktır. Bizler, iyilik adına mücadele veren insanlar olarak mizahımız ve üslubumuz ile cevaplayacağız kötülükleri, şiddeti. Bu bayan gibi dimdik durmak zorundayız mesela ;

               

Bundan sonrasında neler olabilir tam olarak kestiremiyorum ama bildiğim bir şey var ki,o da ciddi anlamda tarih yazdığımız. Gördüklerim, yaşadıklarım, ortaya çıkan manzaralar, tanışmamışlığın hiçbir öneminin olmaması, kabulleniş, farkındalık ve bilinç. Tüm bunlar bizi tekrar ayağa kaldırdı ve sahip olduklarımızın savaşını vermemiz konusunda bizlere ışık oldu. Kimse kimsenin özgürlük alanını kısıtlamadığı takdirde savunduğu ne varsa sonuna kadar gitsin. Pes etmeyin, hiçbir şey için katiyen pes etmeyin. Ölmek, pes etmekten bile daha hafif kalır. Yapmayın kendinize bu acımasızlığı. İnandığınız ve hedeflediklerinizin peşinden gidin.

               
Bu yazıyı da ben değil, Musafa Kemal Atatürk'üm bitirsin istiyorum.


 ''Şayet bir gün çaresiz kalırsanız, bir kurtarıcı beklemeyin. Kurtarıcınız kendiniz olun'' - Mustafa Kemal Atatürk

              

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder