25 Ocak 2015 Pazar

Ölüm

Ölüm

Ölüm zamansız
Çok ani
Hiçbir zaman hazır olunamaz
Hiçbir zaman veda edilemez

Büyük bir yüktür yaşamak
Büyük bir savaş
Nefessiz bir andır
Hüzünlü bir sondur

Koca bir oyun aslında, hayat
 Tek yapacağın ölüme koşmak
Bir kadeh şarap ve bir sigara ile
Sevgiliye koşar gibi koşmak
Sonsuzluğu kucaklamak

16/10/2014 – Perşembe (19:47)

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Dark Horse Gizemi ve Soma

Uzun zamandır konuşulan, tartışılan ve yüzlerce kafadan ortaya serilen yüzlerce fikrin oluşturduğu kaos sonrasında, sakin ve objektif bir yaklaşımla Katy Perry'nin oldukça konuşulan video klibi Dark Horse ve videonun bilinmeyenleri, ihtimaller doğrultusunda içerdiği gizli anlamları edindiğim dökümanlarla biraz olsun açıklık getirmek istiyorum.



Video ilk olarak şuracıkta bir dursun. Ben videonun inine girdikçe sizler de belirttiğim noktalara rahatça şahit olun.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, sanat yönetmeni tam olarak ağlatmıştır. Bugüne kadar yapılan en bütçeli ve bir o kadar da masraf ve emekten kaçınılmamış işlerden biri olmuştur şüphesiz. Ki özellikle kalın enseli patron amcalar Katy'ye büyük yatırımlar yapıyorlar bu anlamda, kendisi için ilk değil anlayacağınız. Videonun teması ile sözlerin sahip olduğu anlamları, araştırmalarım ile sentezlediğimde ortaya çıkan verilerin tesadüfi bir şekilde gerçekleşmiş olmalarına en ufak bir ihtimal bile vermiyorum ki böylesine denk gelmiş olan zincirleme senaryonun bir tesadüf, şans eseri v.b gibi kılıflar ile yaftalayacak olanlara buradan kocca bir selam çakıyorum. Öyleyse an itibari ile konuya giriyorum.

İlk olarak, videonun illuminati patronlarınca desteklenerek var olduğunu iddia eden kesim için video klibe onların perspektiflerinden yaklaşmak ile başlıyorum. Yerli ve yabancı forumlarda dahil olmak üzere, birçok panelde, birçok insan 20 Şubat 2014 tarihinde piyasaya sunulan bu video klibin, bu tarihten 3 ay sonra gerçekleşen, canımızı lime lime yakan Soma felaketi ile bağlantılı olduğunu, bu felaketin kasıtlı bir gözdağı olduğunu, felaketin 3 ay önceden bir nevi habercisi olduğunu savunmaktadırlar. O kesimin savunduğu tez açısından olaya yaklaştığımda ciddi anlamda, genelde bu tür komplo teorilerine inanmayan insanlardan biri olmama rağmen bana dahi ''acaba mı ?'' diye düşündürmedi değil.

Videonun ilk olarak verdiği patlak, yayınlanma tarihinden çok kısa bir süre sonra, videonun (üstte), 1:14. dakikasında, afrodit karakterini canlandıran Katy ablanın huzuruna çıkan delikanlının kolyesi ile ortaya çıkmıştır. Afrodit'in kalbini çalmak için huzurunda beliren bu karakterin kolyelerinden birinde büyük bir şekilde Allah yazmaktadır. İslami cepheden gelen büyük eleştiriler sonrasında youtube yönetimi videoya el atarak 1:14 üncü dakika da kameralara yansıyan kolyeyi sansürleyerek ilk skandalın üzerini kapatmayı başarmıştır. Yersen.




Buyurunuz, sizler için olayı daha lezzetli bir hale sokabilmek adına before & after yaptım. Mevzu bahis tam olarak budur.

Bundan birkaç ay önce, ilk başlarda kıçımla güldüğüm bir savunma teorisi ile karşılaşmıştım. Herkes gibi gülüp, dalgamı geçip koca kıçımı yatırmak beni rahatsız edeceği için de bana son derece saçma gelen o iddianın üzerine düştüm. Düştüm ki şimdi ben bile ''neden olmasın'' diyebiliyorum. Ahh bu önyargılar, insan kimyasının sahip olduğu en büyük kusurlarda zirveye oynamaya adaylar.

Bu beni kahkahalara boğan iddia, 20 Şubat 2014 tarihinde yeryüzünün en geniş kapsamlı ve popüler video paylaşım sitesi olan Youtube'a yüklendiğinde, videonun linkinin kodlarında beliren ''SOMA'' eşleşmesi. Yok artık veya hadi lan ordan, beynin yanmış senin der dediğinizi duyar gibiyim. Yargı ile infazı 95 yaşında ki bir insan da yapar, vazifeniz biraz olsun karşı tezi de dinlemek olduğu sürece hayatta öğrenebileceğimiz şeylerim daimiyetinin sonsuz olduğunu çok kolay idrak edebilirsiniz, benden küçük bir dost önerisi olsun bu da.



Yukarıda gördüğünüz gibi videonun site üzerinde ki kodu tam olarak SOMA. Biraz dahi olsa matematik ve mühendislik bilgisine sahip olan arkadaşların bu durumun tesadüf olamayacağını tahmin edebileceklerini düşünüyorum. Üstelik o kodlar, matematiksel ve videonun bu sitenin tabanına yüklenen kaçıncı video olduğu ile son derece alakalı olmasına rağmen böyle bir mevzunun tesadüf olarak nitelendirilmesi ; ''Algıda seçiciliğin, global bir paranoyaya evrilmiş halidir'', başka da hiçbir açıklaması yoktur.

Kendini nimetten sanıp, bu tür tesadüflerin veri tabanını incelemek, irdelemek ve karşı tezin doğruluğunu sorgulamak için tek yaptığı şey aşağılamak ve yok saymak olan müthiş anarşist ve ılık müslüman arkadaşlarımıza söylüyorum ; bekleyin, şimdi o tezlerinizi rulo yapıp hazır bir hale getireceğim.

Konu üzerine daha fazla odaklandıkça, garip detaylara ulaşmak pek de zor olmadı. Kuran'da H.Z Musa ile Firavun arasında geçen bir olay yer almaktadır (taha suresi). Bu surenin içeriğinin ana konusu büyü ve sihir üzerinedir. Gelin bir de buradan aydınlatalım önyargıları..

Yukarı da ki, allah yazılı kolyeyi takan delikanlının, afrodit karakterinin huzuruna çıktığında keti ablamız tam olarak şu sözleri sarf etmektedir ;

so you wanna play with magic 
boy you should know whatcha falling for
baby do you dare to do this
cause i'm coming atcha like a dark horse

are you ready for ready for
a perfect storm perfect storm
cause once you're mine once you're mine
there's no going back

yani

demek ki sihir ile oynamak istiyorsun
oğlum, neye aldandığını bilmelisin
bebeğim bunu yapmaya cesaret ediyor musun?
çünkü sana karanlık at gibi geliyorum
bunun için hazır mısın hazır mısın?
mükemmmel bir fırtına, mükemmel fırtına
çünkü bir kere sen benimsin, bir kere sen benimsin
geri gitmeyecek

Katy tüm bunlardan bahsederken video klip seyrine devam etmektedir. Peki nasıl devam etmektedir ?

Kolyeli delikanlı, Katy'nin karşısına çıktığı an Katy parıltılı ellerini ileriye doğru uzatıp şunları söylemektedir ;

''demek ki sihir ile oynamak istiyorsun
oğlum, neye aldandığını bilmelisin''

Tam bu noktada taha suresi'nde ki meseleye bakıyoruz.

57. (firavun) şöyle dedi : ‘’ ey musa! Sihrin ile bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin?’’

58. ‘o halde, biz de senin sihrin gibi bir sihirle senin karşına çıkacağız. Şimdi, bizimle senin aranda, bir vakit ve bir buluşma yeri tesbit et. Senin de bizim de itiraz etmeyeceğimiz uygun bir yer olsun’.

Ardından kolyeli adam elini koynuna sokup, kocaman bir elmas çıkartıyor. Elmas o an parıl parıl parlamaktadır. Taha suresine geri dönüyoruz şimdi..

Taha 22-23 ‘’Şimdi de elini koynuna sok : Herhangi bir uğursuzluğun değik, (bizim rahmetimizin) başka bir işareti olarak bembeyaz (ışıldayarak) çıkacaktır ;

Neml Suresi 12. Ayet’te de : ‘’ Elini koynuna sok ; Firavun’a ve onun kavmine gönderilen dokuz mucizeden biri olarak, kusursuz bembeyaz olarak çıksın. Çünkü onlar fasık bir kavimdir.’’

                              Katy elması görür ve son derece şaşkın bir ifadeye bürünür, ve der ki ;

                                                 Bebeğim bunu yapmaya cesaret ediyor musun ?
Çünkü sana karanlık at gibi geliyorum

Katy elması eline alır, eşşek kadar illuminati sembolleri arasında en popüler olanı ''Horus'un (Ra) gözü'' ile elmasa bakarken ağzı kulaklarına varır ve şunları söyler ;

Bugün için hazır mısın, hazır mısın ?
Mükemmel bir fırtına, mükemmel bir fırtına

Bu fırtına meselesi de malumunuz Kızıldeniz yarılır. O mesele de aynı surede tam olarak şu şekilde geçmektedir.

77.  Gerçekten Musa’ya şöyle vahyettik ; Kullarımla geceleyin yürür (mısır’dan çık) de (asanı vurarak) onlara denizde kuru bir yol aç ; (artık firavun tarafından) yetişilmekten korkmazsın ve (boğulmaktan) endişe de etmezsin.
Arkada ki heykelin gözünde şimşek çakar ve Katy der ki ;
''Çünkü bir kere sen benimsin, sen benimsin''

Kolyeli adam yok olur, heykel de şöyle söyler ;
''There's no going back ''

yani

''Geri gitmeyecek'' veya ''Geri gidiş yok''


Kolyeli adam buharlaşıp, toz olur. Tozun içinden ise parıldayan bir dişlik çıkar. Katy onu alıp dişine takar ve pek hoşuna gider. Bu dişlik mevzusu da alakasız değildir elbet, ilham alındığı olay ise ;



H.Z Musa'nın hayatını okuyan bilir, Firavun'un sarayında yetişmiştir. Firavun, Musa'yı sevmekle beraber çocuktaki bir takım hareketlerden ve ileride tahtına göz dikebileceğinden kuşkulanmaktadır. Danışmanlarının da verdiği tavsiyeyle çocuğu sınamaya karar verir. Bir kabın içine bir parça yakut (veya som altın) ve bir adet kor haline gelmiş kömür koyarak Musa'ya uzatırlar. Böylelikle çocuğun altına olan zaafını kontrol edeceklerdir. Çocuk, önce altının parlaklığına ve cazibesine kapılıp elini altına doğru uzatırsa da daha sonra Cebrail'in Musa'nın elini tutar kor kömürü alıp ağzına atmasını sağlar. Bu yüzden Musa, hayatının önemli bir kısmında bir konuşma problemi yaşayacak, bazı harfleri düzgün telaffuz edemeyecektir.

Klibe devam ediyoruz. Bu sahneden sonra videonun devam eden sahnelerinde onlarca antik mısır simgelerinin bulunduğu bir fon önünde Katy, heykel şeklinde görünürken eli beline sarılmış bir yılan üzerinde gezinmektedir. Yine taha suresine dönecek olursak ;


17. Şu sağ elindeki nedir, ey Musa ?

18. O, benim asamdır, dedi, ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim ; benim ona başkaca ihtiyaçlarım da vardır.

19. Allah ; Yere at onu, ey musa ! dedi.

20. Onu hemen yere attı. Bir de ne görsün, hızla sürünen bir yılan değil mi!

Buraya kadar olayın Kuran ile bağlantısını sizlerle paylaştım. Şimdi ise üzerinde bu kadar yatırım yapılan bir videonun, herhangi bir müzik klibi olarak geçiştirilmemesi gerektiğinin sebeplerinden birinden bahsedeceğim.

Videoda ki elmaslar ve parlayan taşlar, herhangi bir taş sıfatı altında videoda yer almıyorlar. Özellikle seçilen bu elmas ve taşların yapımında ''kömür'' kullanılıyor. Kömürün içinde ki karbonlar sayesinde bu elmaslar oluşur ve değerleri paha biçilemez olarak nitelendirilir.

Yine video klibin, Soma felaketi ile olan yakın ilişkisine gösterilebilecek olan sebeplerinden biri, video klibin konusunda özellikle vurgulanan ve her sahnesinde yer alan 'İşçilik'de önemli bir detay ifade etmektedir.



Uzun solukta işçiliği ele alan videonun bu sahnesinde, işçiler Afrodit'in huzuruna çıkan bir diğer adamın vagonlarını itmektedirler.

Klibin sonlarına doğru yer alan tüm işçiler Katy'ye (Afrodit) itaat ediyor ve önünde eğiliyorlar. Sahne gündüz saatlerini ele almış olmasına rağmen gökte bir hilal belirmektedir. Bu hilal'in de Türkiye'ye dair bir açık çek olduğunu düşünenlerin sayısı da bir hayli fazla.



Videonun sonunda, tepesi oturmamış olan illuminati piramidi yer almaktadır. Bu piramitin artık mısırdan ziyade, illuminati sembolü haline gelmesi, Amerikan Doları üzerinde yer alıp, açık açık doların üzerinde yazan ''Yeni Dünya Düzeni'' ile resmi olarak da insanlığa ilan edilmiştir


Bu konu, ön yargılarınızın siyasete ya da olayın direk görünen yüzüne aldanabileceğini göstermiştir. Bu ülkede hiç bir olay göründüğü gibi olmadı, her zaman arkasında bir şey vardı. Bu kadar büyük ve içinde ilginçlikler barındıran bi olayın da ihmal kadar basit bir şeyin sonucu olduğuna inanmasını beklemeyin kimseden. Olay illüminati bağlantısıyla cereyan etmedi belki ama altında bir şeyler yattığına inanan herkesin bunları değerlendirmesi gerekiyor.

Zihniyeti sadece ''ideal kız şöyle olmalıdır'', ''ideal erkek böyle olmalıdır''dan öteye geçemeyen vasıfsızlar dilediklerini düşünmekte özgürdürler, o ayrı.

9 Şubat 2014 Pazar

Hayaller ve Türkiye




Tek bir hayat, tek bir yaşam hakkına sahip olduğumuz, başı sonu belli olan bir kaostur bir nevi yaşantımız. Böylesine nadir alternatife ve sınırlı seçim hakkına sahip olduğumuz yaşamlarımızı daim ettirebilmemiz adına bir de kurduğumuz, düşlediğimiz, konu sınırı olmayan, özgürce yaratım yapabildiğimiz hayaller, hayallerimiz. Kimi zaman sevdiklerimizdir, bizlerin ayakta durma sebebi. Onların varlığı vasıtası ile geçmişi, günü ve geleceği daha azimli ve daha verimli geçirebilmek için kendimizde bulduğumuz gücü harekete geçiririz çoğu zaman. Peki ya öyle insanlara sahip olmayanlar veya her ihtimali düşünme olgunluğuna erişmiş, her an her şeyin olabileceği ihtimaline zihninde yer veren insanlar ? Onların, sahip oldukları hayatlarını devam ettirebilmeleri için tek bir seçenekleri vardır aslında. Sınırlı veya az sayıda bir alternatifleri de yoktur. Tekdir, bir yol vardır önlerinde izlemeleri gereken. Yalnızca hayalleri vardır o insanların. Genellikle kendileri ile ve aynı zamanda gelecekleri ile ilişkilendirdikleri hayalleri vardır. Hatta o hayalleri zamanla o kadar büyük bir dünya haline gelir ki, içerisinde bulundukları ve realitenin iliklerine kadar işlediği bu dünyanın yanında çok daha gösterişli, çok daha cazip görünür insanın gözüne. Sanırım bu da bir insanı mutlu edebilecek, manevi anlamda bir insanın ulaşabileceği en büyük zirvedir.

Hayaller doğrultusunda adımlarını atarlar, hayaller vasıtası ile hayatlarını şekillendirirler. Seçimlerini ve kararlarını da hayallerini olumlu etkileyebilecek şekilde netleştirir o insanlar. Başka şansları yoktur çünkü. Tek bir hayata sahiptirler ve o hayatlarını da -olması gerektiği gibi- diledikleri şekilde devam ettirmek içgüdüsüne sahiptirler. Merceği dünya haritasından biraz zoom yapıp, 4 tarafı denizlerle çevrili olan bir toprak parçasına doğru yaklaştırıp, ülkemiz 'Türkiye' sınırlarına getirdiğimiz de ise işler o kadar farklılaşır ki, bu farklılık bir süre sonra insana 'gerçekten nerede yaşıyorum ben ? dünyaya bu kadar sadık kalıp, yaşam standartları bakımından bu kadar alakasız olan bir ülke nasıl var olabiliyor' diye de sordurttuğu doğrudur. Malumunuz, ülkemiz öyle bir hâl almıştır ki, ne insanlar ellerinde ki hayatlara sahiptirler, ne ellerinde ki hayatları kontrol edebilmektedirler ne de o riskli ancak kazançlı kumar olan 'hayal kurmak' seçeneğini değerlendirebilmektedirler. Tek bir şansın vardır Türkiye sınırları içerisinde, o da hayatta kalabilecek güce sahip olmaktır. Evet, insan doğası gereği hayatta kalma içgüdüsü ile yaratılmış olmasına rağmen, bu günümüz Türkiye'sinde bir meziyet olarak yer almaktadır. Daha da acısı, bu durum değiştirilmesi neredeyse imkansız bir hâl almış durumda.

Bu ülkede insanlar doğarlar, büyürler, eğitim görürler, yemek yerler, eğlenirler, sevişirler, çoğalırlar, aile olurlar, iş sahibi olurlar, olgunlaşırlar. Bu, ülke azınlığının 'olması gereken' olarak gördüğü bir döngüdür maalesef. Maalesef diyorum çünkü bunun ne savunulacak bir tarafı ne de kabul edilebilecek bir yanı olduğunu düşünüyorum. Bu zaten bir insanın hayatını devam ettirebilmesi için kendini dahil ettiği bir yaşam dengesidir. Dileyen bu sıradanlıkta bir yol seçer, dileyen daha fazlası için daha fazla zorluğun dahil olduğu bir yol seçer. Ama seçer. Önemli olan da bu noktada seçebilme özgürlüğüdür. Ancak Türkiye Cumhuriyeti, 2014 yılı buna hiçbir şekilde meydan vermemekle birlikte, bu cesareti göstermeye yeltenenleri de geri dönülmez yollara sokacak bir kısır döngüyü benimsemiştir.

Hayal kuramazsınız, öğretmen, doktor, mühendis veya mimar olabilirsiniz, bağımsız bir bilim adamı veya sanatçı katiyen olamazsınız. Kime göre ? Maalesef gelecek belirleyen koltuk sahiplerine göre. Bu o kadar acıdır ki, sınıf farkının üst ve alt noktasının çok ağır basmasından ötürü ne sokakta burun kıvırdığımız o peçete satan, yırtık kıyafetli çocuğun bir hayal kurma şansı vardır, ne de ailesi ile çok güzel bir hayat süren ancak ruhu bedenine sığmayacak kadar heyecan dolu gençlerin ilerisi için kendilerine çizmek istedikleri bir geleceğin hayalini bile kurdurtmazlar. Bir kere bu ülkede hayal kurmaktan ziyade, farklı olanı sevmek, başlıbaşına farklı olmak dahi bir suç ibaresi haline gelmiştir. İnsanlar hayatta kalmak adına izledikleri o yolu o kadar benimsemiş, o kadar kendilerini onun doğru olduğuna inandırmışlar ki, aksi bir gidişatı ne kabul ederler, ne de o gidişata yelken açanlara saygı duyarlar. İşte bu sancılı vaziyetin temeli de tam olarak budur.

Hayal kurabilirsin belki, evet. Bunu başarmışsındır. Çok kalmadan mutlaka çevrene toplanacaklar o heyecanı birer birer emerek yok ederler. İçinde ne o hayalin kalır, ne de o hayalini gerçekleştirebilmek adına totemlediğin enerjin. Çok başarılı bir öğretmen veya çok başarılı bir mimar, mühendis olmak hayali kurabilirsin, bak bunda hiçbir sıkıntı yoktur. Bu alanlarda çok güzel planların olabilir, hatta çok uç noktalara bile ulaşabilirsin. Herkes buna şapka çıkartır. Ha, sen çıkıp da ben ressam olacağım, bana yaşayabileceğim bir yer ve resim yapabileceğim imkanlar sağlayın, gerisini ben hallederim veya ben müzisyen olacağım, yalnızca sahnelerde boy göstereceğim, Grammy olacak en büyük hedefim, Çapa Devlet Hastanesinde Doçent olmak değil veyahut Bilim insanı olmak istiyorum ben, bir NASA üyesi olmak istiyorum, atom üzerine yapılan sayısız araştırma ve deney organizasyonlarında yer almak istiyorum ben dersen işte o noktada sıkıntı başlar. İlk olarak ciddiye alınmazsın, sen ısrar ettikçe insanlar saçmaladığını düşünürler, sen bu hayallerini gerçekleştirmek adına faaliyete geçtiğinde ise önüne boyun kadar taş koymaya başlarlar. Tek başınasındır, bilemeden 2-3 kişi. Ama azınlık değilsindir, bu yüzden bir şekilde o taşlara direnmekten pes edersin. Ne kadar kararlı olursan ol, geri çevirmek onlar için bir secde etmek halini almıştır maalesef. Olan sana olur, güzel hayallerine olur. Kalıplar kazanır bir kez daha, kategorize edilmiş bir fabrika çıkışlı toplum kazanır. Ne de olsa onların 'olması gereken bu' çizgisine aitsindir, başka şansın yoktur bu coğrafyalarda.

Nihayetinde bir Demet Akalın'ın şarkıcı, bir Hülya Avşar'ın sunucu, bir Egemen Bağış'ın siyasetçi olduğu topraklarda uzaya çıkacağım, Golden Globe alacağım, Frida Kahlo ile eserlerim yan yana sergilenecek dersen çoktan bıçak bilenmeye başlar. Asıl vahim olan ise, bunları dile getirdiğine komik olan ülkenin durumu değil, sen olursun. Bu da ruhsal intiharın eşiklerine kadar getirir o gencecik, heyecanlı insanları.

Yazarken bile sinirlerime dokunan bu durumu yaşarken neler hissettiğimi anlayabilecek olan insanların var olduğu ancak beş parmağın beşini bile geçemeyecek kadar az olduklarını bilmek son derece üzücü.

Tek bir isteğim var, vazgeçmeyin. Bunu ne istiyorum, ne de rica ediyorum. Direkt olarak yalvarıyorum ki, vazgeçmeyin. İnanın hiçbir şey ama hiçbir şey sizlerin kendi adınıza bir birey olarak istediklerinizden mühim olamaz. Şu an yaşıyorsunuz ama bu yazıyı okuduktan sonra yaşayacağınıza referans kim olabilir ? Hiç kimse. Buraya bir şekilde gelmişsiniz, ya imkanlarınız vardır ya da yoktur, elbette kimse eşit şartlarda yaşamıyor ancak el verişli bir hayata sahipseniz bunu lütfen değerlendirin. Lütfen peşinden koşun, hayal kurmaktan korkmayın. Bu düzen böyle gelmiş ve bizlerde buna mahkum edilmeye maruz bırakılmış olabiliriz ancak bu demek değildir ki bu böyle devam edecek. Sayısız insanın yaşayıp gittiği şu dünyada tarihe yazılmak varken, ve sizler de bunu arzularken, birkaç asır sonra kemiklerinden dahi eser kalmayacak insanların ağızlarından çıkacak olan acımasız sözler karşısında boynunuz aşağıya eğilmesin.

İlham gibi manevi bir zenginliğe sahibiz ne mutlu ki. İlham için ne bir insan gereklidir ne de başka bir şey. İlhamı geçmişinizden dahi sağlayabilirsiniz. Çocukluğunuzu karşınıza almanız bile size ilham olabilecek güçtedir. Pes etmeyin arkadaşlarım. Hiçbir şey için pes etmeyin. Bu ülkede olmayacak olan milyon tane vaziyet olabilmişken, sizlerin hayallerinizin olmaması için tek bir geçerli sebep dahi yoktur.

Çok korkunç, çok puslu, çok karanlık ve çok yorucu biliyorum ama biraz da olsa o ışığı görebiliyorsanız hiç durmayın. Sizler o ışığa ulaştıkça, onların karanlığı daha da azalacaktır. Sadece bunun için bile savaşmalısınız.

              

27 Ekim 2013 Pazar

Yanlış Yer, Yanlış Zaman

Bilincimi edinip, kendimi keşfettiğimden bu yana, kendi adıma eriştiğim ve bu konuda hiç kuşkumun olmadığı bir çıkarımım var. Her şey hakkında düşünmeye başladığım, varlığımı ve benliğimi analiz edip, süzgeçten geçirdiğim ilk noktadan bu yana gizli bir gerçeği farkettim. Bunun farkında olup, bununla yaşamak bir hayli zor ve ağır geliyor çoğu zaman. Demek istediğim ; İnsan, doğa ve kanunları eşliğinde ne yazık ki 'ne zaman, nerede, nasıl, ne şekilde, kim olarak' doğacağına karar verecek pozisyonda değil. Bu durum, malesef bazı insanlar için bir takım sorunlara gebe oluyor. İşte ben de o insanlardan yalnızca biriyim. Yeryüzüne gelirken, hiçbir seçim hakkımın olmayışı sonucunda, varolduğum nokta ile aramda ki büyük savaşı sürdürerek bir şekilde bana biçilen ömrü elimden geldiğince en iyi şekilde tamamlamaya çalışıyorum. Adımı bile seçme hakkım yokken, böyle bir döngüye baş kaldırmak söz konusu dahi olamıyor malesef. İşte karın ağrısı da tam olarak bu noktada başlıyor.

Ait hissetmek. Bu, en azından benim için birçok kavramı içinde barındıran bir olgudur. Aitlik beraberinde huzur, mutluluk, güç ve tatmin getirir. Gelin görün ki, bu denli mühim olan bu olguya ben hayatım bazında malesef sahip değilim. Bulunduğum ülke, bulunduğum şehir, bulunduğum nokta, bulunduğum sistem, bulunduğum yaşayış şekilleri, bulunduğum tarih ve içlerinde bulunduğum bir çok insana kendimi ait hissetmiyorum. Farklıyız nihayetinde. Yoğun çatışmalar eşliğinde, bu kaos ortamında yaşamak adına kendime bir yer edinmeye çalışsam da, hiçbir şekilde günümüz dünyasına ait bir insan olmadığım kanısında son derece netim. Bu işleyiş doğama aykırı. Hepimizin üyesi olduğu bu sürünün istikameti, benim istikametim asla değil. Fakat, var olmayı reddetmek gibi bir güce sahip olmamakla birlikte, bu sorumluluğun altında ezilmemenin mücadelesi derken, hayat bir şekilde geçip gidiyor. Bahsettiğim aitlik hissiyatına, bu anlamda sahip olamamakta hayatımın büyük bir kısmının temelini şiddetli bir şekilde sarsıyor, ister istemez. Şükrediyorum ki, sahip olduğum o muazzam güzellikler adına. Aksi takdirde, kendime yer edinmek adına bu hayat uğrunda verdiğim savaşta beni ayakta tutan o güzelliklere ihanet etmiş olurum, bu da farkındalık sorumluluğu taşıyan ben'e yakışmaz.

Şayet çıkıp sorarsanız, ait hissettiğin zaman, mekan, çevre, toplum, şekil ve vaziyet nedir ? diye, halihazırda verebileceğim herhangi bir cevabımın olmadığını büyük bir rahatlıkla dile getirebilirim. Ancak mühim olan ne istediğini bilmek kadar ne istemediğini bilmemekte değil midir ? Bu durumda evet, ne istemediğimi bilmek bana ciddi bir kazanç sağlıyor. Ki ne istediğimi, ne zamana ve nereye ait olduğumu biliyor olsaydım dahi, bu şu an içerisinde bulunduğum realiteyi hiçbir şekilde değiştiremezdi. Haliyle, ait olmadığım gerçeği ile yüzleşmem, yaşadığım hayata bakış açıma yeni bir perspektif katıyor.

Daha farklı bir hayata sahip olmayı dilerdim mesela. Daha az insanın olduğu, para gibi bir tapınağın olmadığı, sistemin ve kapitalizmin uykusundan uyanmadığı, teknoloji cehenneminden bir haber olunduğu, bencillik ve acımasızlığın nedir bilinmediği, yaşam devam ettirmekle yükümlü olmakla birlikte, sahip olunan yaşamları değerli kılmak adına verilen mücadelenin varolduğu bir hayata sahip olmayı dilerdim. Yeşilliğe sahip olmayı, gözümü gün ışığına açabileceğim, hatta oksijen fazlalığından burnumun kanayacağı, ailem ve demirbaş insanların varolduğu, sayısız hayvanla yaşamayı öğrenip, birçok yeşilliğe can verebilme sorumluluğuna sahip olduğum bir hayat dilerdim. Zenginlik isterdim, Tanrının bizlere bahşettiği doğal zenginliği. Şükrederken ertesi günü düşünmemek isterdim. Sıkıntıları listelememeyi ve yalnızca hayatımı daim ettirmeyi planladığım bir yarın düşleyebileceğim değerde bir hayat isterdim. Yanımda yalnızca sanatımın olduğu, tek yükümlülüğümün üretmek olduğu bir atmosfer isterdim. Zamanın yalnızca gün ağarması ve kararmasını ilgilendirmesini isterdim.

Teknolojik anlamında o kadar zayıf olmayı dilerdim ki, grip ya da veremden ölebileceğim denli doğal bir yaşam isterdim. Yaşayabildiğim kadarını değerlendirebilmek, geri kalanını düşünmemek isterdim. Fakat hiçbir şey, bu plan & proje ile yürümüyor. Ayrıca bu gerçek ile yüzleştiğimde ise içerisinde bulunduğum hayat gerçeğini hazmetmem pek de kolay bir eylem sayılmaz benim için.

Yapılabilecek bir şey yok ise, ya var olmaya devam edilir ya da buna bir son verilir. Ruhum, ruhani ve manevi atmosferlere o kadar eğilimli ki, bir noktadan sonra bir şekilde, sabrediş sonrası erişilecek bir ışığın olduğuna inanmaya başlıyor insan. Oksijen tüketebildiğim sürece umudun öldüğüne katiyen inanmayacağım. Kimse beni, yaşadığımız ve boyun eğdiğimiz bu dünya ve düzeninin herhangi bir oyun olmadığına inandıramayacağına göre, ben de ; sonsuz güzelliklere ve ışığa kavuşacağım gerçeğine olan inancımı katiyen yitirmeyeceğim.

22 Haziran 2013 Cumartesi

Bir Devrim İle Türkiye


Aylar sonra, merhaba.

Aylardır herhangi bir konu hakkında yazmayı düşünmüyordum, içimden de gelmiyordu açıkçası. Ta ki son 3 haftadır Türkiye olarak yaşadığımız, şimdiden tarihe yazılmış ve ben bu yazıyı yazarken dahi gelişmekte olan bir olayı, 1.şahıs olma şansına sahip olan biri olarak eksiksiz bir şekilde somutlaştırmam gerektiğini düşündüğüm için yazmak istiyorum.

Tam umudumu yitirmiştim, jenerasyonumdan son derece uzaklaşmıştım, mutsuzluk ve umutsuzluk içerisinde boğulduğum sıralarda, en güzel zamanda patlak veren bir olay ile kendime geldim. Milli ve insancıl damarlarımın kabarmasını sağlayan, özgürlük ve bağımsızlığın ne denli önemli olduğunun farkına en yakından varabilmemi sağlayan bu olaylar yaşandı. Yazıya tam olarak başlamadan önce şunu söylemeliyim ki ; bu devrim kılıfı altında ki direnişe dahil olup, tüm bu olayları birebir yaşama şansına sahip olabildiğim için Tanrıya şükrediyorum. Var olduğum süreç boyunca, bana gerçekten yaşadığımı hissettiren TEK olay bu organizenin bir parçası olabilmek oldu. Bunun için önce Tanrıya, sonrasında da birbirimizi yalnız bırakmadığımız Türk halkına, insanıma minnetlerimi sunuyorum.

Öyle ise başlayalım..

İlk olarak sizlere bir kelimenin sözlük karşılığını vermek istiyorum.

- Direniş : Direnme işi veya biçimi, karşı koyma, dayanma, mukavemet.

Bundan sonra tüm anlatacaklarım, bu kelimenin somut karşılığından başka bir şey olmayacak. Gurur ile anlatmaya başlayabilirim o halde.

                                                         30 Mayıs

Tüm olay, malumunuz 30 Mayıs Perşembe gecesi başladı. İstanbul, Taksim meydanında ki, İstanbul'un sayılı güzel ve düzenli olan yeşil parklarından biri olan Gezi Parkı'nın yıkılıp, yerine artık ülkemizde 43254243423 adet bulunan bir Alışveriş Merkezi'nin, 43254243424. sünün yapılması kararı ve bu kararın uygulamaya geçirilmeye başlanmasıyla başladı. 30 Mayıs gecesi, doğa duyarlısı birkaç insanın bir araya gelerek, Gezi Parkı'nda kamp kurmasıyla seslerini birkaç saat içerisinde İstanbul'a yavaş yavaş duyurmaya başladılar. Ancak olay henüz ilk geceden patlak vermeye başlamıştı bile. 30 Mayıs gecesi, Gezi Parkı ve o bölgede ki çok sayıda ki ağacın kesilmesini kabul etmeyen insanlara, İstanbul içi ve çevresinden yüzlerce insan destek amaçlı o bölgeye katıldı. Orada ki herkesin tek bir amacı vardı ; ''Ağaçlara ve yeşil alana dokunulmaması''. Böyle güzel ve anlamlı bir amaç uğruna onca insan bir araya geldi o gece. Polis gecenin ilerleyen saatlerinde Gezi Parkı'nda toplanan halka mekanı boşaltmaları adına anons yaptı. Bu anonsu karşılıksız bırakan halkın tek yaptığı şey parkın içinde oturup, birbirleri ile sohbet etmekti o esnada. 30 Mayıs gecesi bir şekilde sonlandırılmıştı. Gün doğarken, peşinden çok acı günleri de sürüklemeye başlamıştı bile. 31 Mayıs Cuma günü, tarihe geçecek olan bir direniş, bir devrim hikayesinin başlangıç noktası, aynı zamanda birçok insanın zarar görüp, 4 gencecik kardeşimizin hayatlarını kaybetmelerine sebep olacak o gün başlamıştı bile.

                                                        31 Mayıs

Gün içerisinde İstanbul içinden ve çevresinden ardı arkası kesilmeyen insan desteği yağdı Taksim meydanına. Saatler içerisinde bu yüzler binleri buldu. İnsanlar o kadar güzellerdi ki, orada bulunuş amaçları gözlerine yansımış, hepsi birlik olabilmiş bir şekilde yeşilliğin ve güneşin tadını çıkarıyorlardı. Kimisi kitap getirmişti yanında, kitabını okuyordu, kimisi bir şeyler atıştırıyordu, kimisi okulundan çıkmış derslerine çalışıyordu, kimileri de henüz orada tanışmış ve birbirlerini daha yakından tanımak adına sohbet ediyorlardı. O gün o kadar güzel başlamıştı ki, insanlığın Türkiye'de canlanmasına şahit olmamak mümkün değildi. Öğle saatlerinde ise, insanlık tarihinin kara sayfalarında yer edinecek olaylar yavaş yavaş başlıyordu. Polis anons ile birlikte Gezi Parkı başta olmak üzere, İstiklal Caddesi dahilinde, o bölgede ki tüm ''doğa sever'' direnişçilere müdahale etmeye başlamıştı. Polis ile direnişçiler arasında ki kargaşa bir süre sonra savaşa döndü. Polis, Gezi Parkı içerisinde ki insanlar ve sonrasında bir kısmı İstiklal Caddesi'nde olan direnişçilere ilk olarak peş peşe gaz bombaları atmaya başladı. Bu orada ki yüzlerce savunmasız ve katiyen böyle bir durumla karşılaşacaklarını düşünmeyen insanlara fazlasıyla zarar verdi ancak bu onları dindirmeye asla yetmedi. Polis zor kullanmaya devam ettikçe direnişçiler de bir o kadar üstelediler amaçlarından asla şaşmayacaklarını. Olaylar iyice çığrından çıkmaya başlamıştı. Polis, kullandığı biber gazı sonrasında insanların pes edeceğine kendini o kadar inandırmış ki, her saniye sayıları daha da artan bu insan topluluğuna bir süre sonra Tomalar eşliğinde müdahale etmeye başladı. İşte ondan sonra da olaylar kopmaya başladı.

Polis halkın üzerine silahlanma ile gittikçe halk kendini bir adım daha ileriye taşımayı başardı. Bu esnada ise sosyal ağ bağlantıları var olduğundan bu yana hiç görmediği kadar iş görmeye başladı ve amacının çok daha dışına çıkarak, can kurtaracak konuma bile erişti. Twitter ve Facebook üzerinden insanlar yakınlarını Taksime, dayanışmaya çağırıyorlardı. Malum, halkın polis ile savaşmak veya polisi alt etmek gibi bir amacı olmadığından, polisin biber gazı ve tomalardan sıktıkları tayzikli su karşısında ancak daha fazla insana ihtiyaçları vardı. Saatler sonra okulundan, işinden, evinden ayrılan Taksime, dayanışmaya koştu. Polis sayısı da saatler ilerledikçe artıyordu. Günün ortasında, efsanevi sıfatını kazanan ve tarihe geçen o karelerden biri gerçekleşti. Polisin Gezi Parkını terk et uyarısını dikkate almayıp, yalnızca çimlerde oturan ''Kırmızı elbiseli bayan'' bir anda üzerine sıkılan tayzikli su karşısında nereden geldiğini şaşırdı. Ancak ne için orada olduğunu o kadar benimsemişti ki, su çok yakın bir mesafeden sıkılmasına karşın Kırmızı Elbiseli Kadın duruşunu hiçbir şekilde bozmayıp, tarihe geçen o görüntüyü verdi.

              

Bu Kırmızı Elbiseli Bayan zaman içerisinde, 2013 Devrimi adı altında ki efsanevi puzzle'ı oluşturan ilk karelerden biri olmayı başarmıştı bile. Öğlen yerini akşama bırakmaya başlarken olayın şiddeti daha da boyut kazanmaya ve her iki tarafında zarar görmesine sebep oluyordu. Twitter ve Facebook inanılmaz bir şekilde yardımlaşma aracı olmuş ve insanlar attıkları tweetler ile birbirlerinin yerlerini öğreniyorlar, birbirlerinin ihtiyaçlarını öğreniyorlar ve en önemlisi, zarar görebilecekleri yerleri paylaşıp, diğer insanları tehlikeden uzak tutuyorlardı. Ağır bir şekilde devam eden biber gazı ve tayzikli su müdahalesine rağmen halk hiçbir şekilde polise karşı silahsal anlamda direnmemiş, yüreklerinin ve birliklerinin gücü ile orada kalacaklarını her defasında polise belirtiyorlardı. 31 Mayıs gecesi artık olay çizgisini aşıp, bambaşka bir hal almıştı. Sosyal ağ üzerinden duyurulanlar sonrasında Kocaeli, İzmir, Adana, Samsun, Bursa ve çevre il ile şehirlerden insanlar otobüsler tutarak İstanbu'a, halkının yanına akın etmeye başladılar. Halkın azınlığı elde etmeye başladığının farkına varan polis ise durumun ciddiyetinin farkına varıp, Kocaeli üzerinden ekip arabaları tahsil etmiş ve çevre illerden de takviyeye başlamıştı. 31 Mayıs Cuma gecesi benim ve Türkiye için kanlı gece olarak tarihe geçmişti.

O gece insanların Twitter üzerinden yazdıkları, Facebook paylaşımları kanımı donduruyordu. Adeta bir savaş çıkmıştı ve insanlar ölülerden, yaralılardan, kaçılması gereken mekanlardan, sığınılabilecek mekanlardan ve gerekli olan ihtiyaç listelerinden bahsediyorlardı. Yazılanları okudukça deliriyordum, o gece yalnızca oturduğum yerden insanların yazdıklarını paylaşıp, birilerine ulaşmasını sağlayabilmiştim. Titriyordum, ilk defa böyle bir durumla yüz yüze gelmiştim ve yazılanları paylaşırken dua ediyordum herhangi birine zarar gelmemesi için. Ve ilk acı haber geldi. İnsanları korumak ve polise saldırmamak adına halkın yapabildiği tek şey caddelere barikat kurmaktı. Kurulan barikatlar, en azından bir süreliğine polisin ve tomaların halka müdahale etmelerini engelleyebiliyordu. Barikatların birinde, insanlara kaçın çağrısı yapıp, onları korumak adına bulduğu ne varsa üst üste koyan kardeşim, Mehmet Ayvalıtaş, hızlıca gelen bir aracın altında ezilerek hayatını kaybetti. O anı unutmak mümkün değil, yıkıldığımız ilk olay Mehmetimiz ile baş göstermişti. O, insanlar zarar görmesin diye direnirken kendi canından oldu. Üstelik daha 20 yaşında bile değildi.

               

Mehmet artık aramızda değildi. O, halkı adına hayatını hiçe saymış küçük ama çok büyük bir gençti ve Allahın huzuruna kavuştu. O günden bu yana dualarımız onunla ve diğer kardeşlerimizle.

31 Mayıs gecesi bitmek bilmiyordu. Her yer kan, herkes ölümden ve yaralılardan bahsediyorlardı. Polis durmak bilmiyor, halk ise bu inadın karşısında yılmamaya kararlıydı. Hastaneler,okullar, mağazalar sabaha karşı saatlere aldırmadan insanları sığınmaları adına binalarına alıyorlardı. Saat sabah 05:30 civarı polis çekilmiş ve halk sığındığı yerlerde dinleniyordu.

                                                               1 Haziran

 2.5 saat uyudum ve ertesi gün uyanır uyanmaz orada ki insanların nelere ihtiyaç duyduklarını araştırdım. Edindiğim bilgiler doğrultusunda yiyecek ve kıyafet sıkıntısı yaşanıyordu ve bende elimden gelen en iyi şekilde bu ihtiyaçları edindim, çantama doldurdum ve yola koyuldum. O günü çok net hatırlıyorum, ölmeye gitmiştim. Mecidiyeköy meydan da arkadaşlarımla buluştum ve Taksime doğru yol aldık. Daha Osmanbey'e henüz gelmişken havada inanılmaz derecede gaz hakimdi ve gözlerimiz, boğazımız ve burnumuz yanmaya başlamıştı bile. Bulduğumuz ilk seyyardan gaz maskesi ve gözlük temin ettik, ardından yola koyulduk. Divan Otel civarına geldik, kendimi bir anda savaşın tam ortasında bulmuştum. Ancak o an için kazanılan bir savaştı bu. Polis Beşiktaş civarına yönelmiş, halk Gezi Parkı ve çevresinde bayram kutlarmışçasına eğleniyordu. Fakat Gezi Parkının bir kısmının Beşiktaş, Akaretler de sıkıştığını, kötü durumda olduklarını ve yardıma ihtiyaçları olduğu bilgisini aldığımız gibi Beşiktaş'a yöneldik.

Ben ve arkadaşlarım başta olmak üzere, peşimizden gelen yüzlerce insan Taksimden Beşiktaş'a yürüdük. İşte hayatımın en korkutucu, en yıpratıcı ve en dehşet gecesi o an başlamıştı. Akaretlerin girişindeydik, göz gözü görmüyordu. İnsanlar sokağa sığmamış, arabaların ve durakların tepelerine çıkmışlardı. Kalabalığın ucunu göremiyordum, yalnızca korkunç bir insan topluluğu vardı. Kimisi gözleri yaş ve solüsyon içinde bayır çıkıyordu, kimisi elinde sirke ve limonla yardıma ihtiyacı olanları bekliyordu, kimisi de polise direnmek adına caddeyi takip ediyordu. ilerledik, sokağın ortasına geldiğimizde polisin bir kısmını gördük. Amacımızı, çantamızda ki ekipmanlar ile ihtiyacı olan insanlara yardım edebilmekti. Biz daha çok sayıda insan var, hepsine nasıl yardım edebiliriz diye düşünürken ilk olay patlak verdi. Polis ile halk arasında ki bir tartışma sonucu polis en az 10-15 arası biber gazını aralıksız bir şekilde sokağa atmaya başlamıştı bile. O anı ölümsüzleştirmiş olsam da hatırladığım an ürpermiyor değilim.

             

Cehennem boy göstermeye başlamıştı. İnsanlar sokağın yukarısına doğru koşuyorlardı, yere düşenler, ezilenler, ağlayanlar, yakınını kaybedenler, gaz maskesi olmayanlar, yaralananlar, herkes yukarıya doğru koşuyordu. Biz yolun kenarında durarak ihtiyacı olduğunu görebildiğimiz ve bizi fark etmesini sağlayabildiğimiz insanlara solüsyon ve sirke sıkarak yardım etmeye çalıştık. İnsanlar ölümden kaçıyorlardı sanki, Akaretler bir anda mahşer yerinden farksız bir hal almıştı. Yerlerde kan görmeye başlamıştık ve bayılanlar vardı. İnsanların aralarından kaçmaya çalışan kediler ve köpeklere değinmiyorum bile. Durduğumuz yerde dehşete düşüyorduk, gaz artık üzerimize kadar gelmişti, bizler de biraz ileride ki sokağa doğru ilerlerken hafif bir şekilde bastıran yağmur gazın etkisini yitirmesine sebep olmuştu. İnsanlar, boşalan Akaret bayırını tekrar hınca hınç doldurmaya başlıyorlardı. Herkesin yüzünde o ifade vardı ; ''Sen bizim polisimizsin ! Bizim sizlerle işimiz yok, yeşilimize dokunmayın'' ifadesi. Atılan sloganlarda bunu destekler nitelikteydi. Polis ile halk tekrar karşı karşıya gelmişti, iki tarafında birbirinden hiç korkusu yoktu ve iki tarafta savundukları düşünceyi karşı tarafa empoze etme çabasındaydı.

Bir süre daha sonra konuşma tartışma halini aldıktan sonra polis bu kez hiç ara vermeden gaz bombalarını ateşlemeye başladı. Gaz bombalarının peşinden ses bombaları atıldı ve o an Akaretler tekrar Cehenneme dönmüştü. Az önce yaşanan izdiham ve kargaşanın 2 katı söz konusuydu ve bu kez insanların tek bir amacı vardı, o da canlarını kurtarabilmekti. Elimizde ki solüsyon ve sirke bitene kadar yardım edebildiğimiz herkese yardım ettik, her şey tükendiği noktada bizler de oradan uzaklaşmak adına sokağın yukarısına doğru koşmaya başladık. 6 kişiydik ancak 4'ümüz bir apartmana sığınabildik. Diğer 2 kişi yan apartmana kaçabilmişti. Lensi yananlar, boğazı yananlar, burnundan kan gelenler, bayılanlar v.s. Sığındığımız apartman sakinleri kime yardım edeceklerini şaşırmış durumdaydılar. Ben ayakta kalmakta çok güçlük çekmeme rağmen apartmana gelenleri alt kata indiriyordum nefes alabilmeleri için. Apartmanın camından baktığımda hiçbir şey görünmüyordu. Saat akşam 22:00 civarı olmasına rağmen camdan sadece etrafı bembeyaz bir gaz bulutunun topladığı görünüyordu. İnsanlar savaştan çıkmış gibiydiler. Çığlık sesleri, acı çekenlerin haykırışları canımı öyle acıtıyordu ki, o an aklımdan geçenleri tahmin bile edemezsiniz. Polis takviye almıştı ve sivil polis ile birlikte tüm sokaklara, apartmanlara dağılmıştı. Yakaladığı direnişçileri gözaltına alıyordu. Buradan gerisini anlatmak doğru olmayacağından ötürü gecenin sonuna geçiyorum (ki asıl olaylar belli sebeplerden ötürü anlatamayacağım zaman diliminde gerçekleşmişti).

Saat gece yarısı 02:45 civarıydı. Hepimiz perişan haldeydik. Ayakta duracak halimiz yoktu ancak gece yeni başlıyordu. Sığındığımız yerden ayrıldık. Ortalık sakin gözüküyordu ancak Akaretler sokağı aynı şekilde değildi. Her yer dağılmış, kaldırımlar zarar görmüş, yerler çöp ve atık dolmuş, arabalar hasar görmüş durumdaydı. Bizler, orada hiç tanımadığımız insanlarla anlaşmaya varıp sokağı baştan sona temizleme kararı aldık. Herkes 2'şer ve 3'er gruplar halinde tüm sokaklara dağıldı. Elimizde çevre halkının verdiği çöp poşetleri vardı ve tam olarak 25'in üstünde çöp poşeti doldurmuştuk. Bunun sorumlusu bizler olduğumuz içinde Beşiktaş Akaretlere nasıl geldiysek o şekilde bırakmakta kararlıydık ve öyle de oldu. Ancak temizlik sonrası ortaya çıkan manzara pek de hoş sayılmazdı.

                            

Yalnızca bizim grubumuz olarak 4 kova gaz fişeği atığı toplamıştık ve bu manzara bile içimizi acıtmaya yetmişti. Özellikle bir tanesini elime alıp baktığımda, üzerinde ki komutların dışına çıkılmış olması ise en yaralayıcı olandı.

                       

Daha fazla bir şey söylemeyeceğim. Ve 1 Haziranın bilançosu da belli olmuştu. O gece de bir kardeşimiz hayatını kaybetti. Daha doğrusu o gece başından vurulan Ethem Sarısülük, 14 gün sonra 17 Haziran 2013 günü hayata gözlerini yumdu. Üstelik 2 yaşında bir kızı ve geride onu bekleyen ailesi vardı. Onun hakkında ve ölümü adına pek bir şey söylemeyeceğim. Canım çok fazla yanıyor. Tüm kalbimle duacısıyım, bize destek olduğu bu yolda ve bundan sonra ki yaşantımızda asla unutmayacağız ve sürekli dua edeceğiz, içi rahat mekanı cennet olsun.

                             

                                  Bu da ölüm anı, bu video her şeyi ortaya koyuyor.

                         

Aynı gece Gezi Parkına döndük ve orada birkaç saat uyumaya çalıştık. Gün açtığında ise nöbeti diğer arkadaşlarımıza devrettik ve evlerimize üzerimizi değişmek ve bir şeyler yemek için ayrıldık.

Sonra ki birkaç gün, diğer günler kadar olmasa da hareketli geçti. O günlerden aklımda kalanları aynen aktarmak istiyorum sizlere. Hayatım boyunca bir daha kesinlikle göremeyeceğim her şeyi gördüm orada. İstanbul'un en merkezi bölgelerinden biri olan Taksim trafiğe kapalıydı. Sadece insanlar ve hayvanlar vardı. Her yerde dernekler ve kuruluşlar vardı. Siyasi bir gölge altında değil, belirlenen hedef altında birleşmişti herkes. Şunu çok ama çok açık bir şekilde dile getirebilirim ki, hayatımın EN güzel günlerini orada geçirdim ben. Hatırladığım ve not ettiğim kadarını sizlerle maddeler halinde paylaşmak istiyorum.

- İnsanlar, onlardan beklenilmeyecek kadar birbirlerini kabullenmiş ve sahiplenmişlerdi. Herkes tek bir amaç uğruna oradaydı ve herkesin gözünde o enerji vardı.
- Doğaldı herkes, yemekler yeniyor, kitaplar okunuyor, sohbetler ediliyor, gelişmeler takip ediliyor, dersler ve sınavlara çalışılıyor, yardım ediliyor, dışarıdan ihtiyaçlar takviye ediliyordu.
- Orada ki birkaç gün hiç kimsenin cinsiyetinin, renginin, dininin, görünüşünün, parasının, gücünün, siyasi görüşünün ve kim olduğunun önemi yoktu. Herkes birbirine sarılıyor ve herkesin yüzü gülüyordu. Kesinlikle inanmayacağım bir şey gerçekleşmişti ; Türk genci bilinçli bir şekilde birbirine kenetlenmiş ve herkes herkesi hazmetmiş bir şekilde, yadırgamadan yaşamayı başarmıştık. İşte bu, ölsem bile hatırlayacağım en önemli şeydi benim için.
- İnsanlar inanılmaz derecede yardımsever bir haldeydiler. Revire gidip, ihtiyacımız olan ne varsa yakınlarından temin etmelerini rica ediyorlardı. Her geçen saat yeni bir insan elinde poşetlerle revire geliyordu. Duygulanmamak mümkün değildi.
- İstanbul'un göbeğinde doğal yaşayabilmeyi başarmıştık bir kere, bu kazanılması en güç olan zaferlerden biridir şüphesiz.
- Sabah saat 05:30 sularında uyanıyorduk ve 10 küsür kişi olarak, insanların büyük bir kısmı henüz uyanmadan çöpleri topluyorduk. Bunu aralıksız 3 hafta boyunca yapmayı başardık.
- Orada birbirimizi tanımamızın hiçbir önemi yoktu. Ben günaydın dediğim de günaydın diye cevap veren, çöp toplarken 'koaly gelsin' diyebilen, revire yardım poşetleri geldiğinde, poşetin bir ucundan tutmaya çalışan insanların kalplerinin güzelliği vardı. Net olarak insanlık vardı.
- Zamanla, hava şartlarından dolayı çadırlarla konaklamaya başladık. İşte işin en güzel yanı da bunlardan sonra gelişmeye başladı. Artık oraya tamamen yerleşmiştik ve tek yaptığımız her gün çevreyi temizleyip, yaşadığımız yerleri toparlamaktı. Güne erken saatte başlayıp erken saatte bitiriyorduk.
- Hiç tanımadığın onlarca insanlarla tanıştım, birçok arkadaş edindim. Hepsine ayrı ayrı yakınlık duydum. O kadar güzeldi ki, böyle güzel bir ülkede öyle güzel insanların var olduklarını bilmek içimi o kadar rahatlattı ki. Hiç tanımamama rağmen uzun yıllardır birlikteymiş gibiydik, harikaydı. Çevrede ki tüm otellerde bize imkanlarını açmışlar, tuvalet gibi mühim bir ihtiyacımızı sayelerinde gidermiştik. Onlar da o günler içerisinde en az bizler kadar cömerttiler.

Maddeleri de özetleyecek olursak, Türk halkı bugüne kadar gelmiş geçmiş en büyük birlik ve beraberliklerinden birini yaşamıştı. 2.5 yıldır yaşadığım İstanbul'u son 1 ayda sevmemin en önemli sebebi de budur.

''Farkındalık'' başladı insanlarımız arasında. Kimse kimsenin nasıl göründüğü ile, neyi tercih ettiği ile, neyi savunduğu ile, neyin peşinden koştuğu ile, neyi desteklediği ile, nereden geldiği ve nereye gittiği ile asla ilgilenmedi. Herkes tek bir ama, tek bir hedef uğruna oradaydı ve tek bir bedendi. Bu da Özgürlükten başka bir şey değildi. 2013 gibi, artık insanların bu tür birlik be beraberliklerin ihtimalinden son derece umutsuz oldukları dönemde böyle bir olayın patlak vermesi hepimizin içinde ki o ufakta olsa kalmış olan ışığı canlandırdı ve şimdilerde hepimiz o ışığın peşinde ilerliyoruz.

Taksim, var olduğundan bu yana hiçbir zaman bu dönem ki kadar güzel ve kalabalık olmasına karşın bir o kadar da temiz olmamıştır. İnsanlar savundukları amaç uğruna o kadar güzel kenetlenmişlerdi ki, eksik olan tek şey, henüz elde edemediğimiz özgürlük ve bağımsızlıktı.

Direnişin devam ettiği günler boyunca, elimden geldiğince her anı not edip, fotoğraflamaya çalıştım. Ortaya çıkan şeyler beni hep gururlandırdı, olmasına ihtimal veremeyeceğim her şey birer birer olmaya başlamıştı ve bir süre sonra bu olanlara alışmak, yeryüzünün en güzel hislerinden biri olmuştu şüphesiz.


                  

Mesela bu. Gördüğüm an tüylerim ürpermişti gururdan. İnsanlar ellerinden geldiği kadar ihtiyaç gidermeye çalışıyor ve Taksim İlk Yardım adını verdikleri, Divan Otel'in hemen yanında ki bu bölüme insanlar, direniş esnasında ihtiyaç duyulabilecek her şeyi sağlamaya çalışmışlardı. Bozuk parasını koyan insan dahi görmüştüm, daha güzel ne olabilirdi ki..

Fransız Devrimini bir ressam tablolamış olabilir ama biz Türkiye Devrimini, birebir olarak tüm dünya insanına işte bu kareyle gösterdik.


                 
                                                                 
                                                                     
                                                                        4 Haziran 

                           

Olayların büyük bir hızla devam ettiği 4 Haziran itibari ile bir ve bildiğimiz kadarıyla son kaybımızı verdik. Abdullah Cömert. Hatay'da ki direniş esnasında, basının ''Kimliği belirsiz kişiler'' tarafından açılan ateş sonucu hayatını kaybettiğini açıklamasına karşın, aslında bu olayın amacını anlayan insanların bu güzel kardeşimizin kim tarafından öldürüldüğünü açıklama ihtiyaç dahi duymuyorum. Başta Gezi Parkı olmak üzere, Türkiye'nin dört bir yanında, yalnızca ''Özgürlük, bağımsızlık ve doğa'' için bir araya gelmiş olan insanların hangisinin cebinde, çantasında silah taşıma ihtimali vardır, bunu sormak istiyorum basına ? Böyle amaçlar uğruna, tamamen çıplak bir şekilde sokağa dökülen ve ellerinde Türk Bayrakları olan bu insanların, birilerinin canına kasıt duyma ihtimalleri nedir ? Vicdanı olan bunu en gerçekçi şekilde cevaplar ve aslolan gerçeğin, Abdullah Cömert'in kimler tarafından öldürüldüğünün cevabını kendisine vermiş olur.

                     

Hatay'da Taksim için hayatını hiçe saydı Abdullah. Bundan sonra kalbimizde yer alan 3 güzel insandan yalnızca biri. Hiç şüphem yok ki, Tanrı onu da diğerleri gibi huzuruna kabul etmiştir.

İrite olduğum en bariz detaylardan biri kesinlikle Taksim ve Gezi Parkını asıl amacından uzaklaştırmak isteyip, bambaşka bir nokaya getirmeye çalışanlar oldu. Parti bayrakları, resmi dernek bayrakları vs. gibi. İnsanlar orada, hiçbir parti, hiçbir dernek, hiçbir örgüt, hiçbir kuruluş ve hiçbir kurum adına bulunmazken, tüm halk ve tüm Türkiye Taksim meydanında ''bir'' olmuşken, neden bunca insanı kategorize etmek istenir, benim aklım mantığım bunu algılamıyor. Bu yönde ki çalışmalar, dikkatimizi ve amacımızı şaşırmamız adına kurulan tezgahlar çok fazla olmasına rağmen halk o kadar güçlü ve kenetlenmiş bir vaziyette hareket ediyordu ki, asla o tür insanlara ve amaçlarına prim verilmedi. Ne kadar kışkırtılmış olsak bile, amaç asla hedefini şaşmadı. Bu da en güzel zaferlerden biriydi.

Siyaset, yeryüzünde var olan en riskli iki ibareden biridir. Diğeri ise Din. Bu ikisi o kadar uç ve o kadar mühimdir ki, birinden biri, diğerine bulaşmaya başladığı an kaos kaçınılmaz olur. Siyaset, toplumu ve halkı, bir çerçeve altında, halkın ''istediği'' ve ''seçtiği'' kişiler veya partiler tarafından, belirli kurallar çemberinde yönetilmesidir. Ancak bu, 21. yüzyıl itibari ile kelime anlamını yitirmiş ve bunun getirileri doğrultusunda çok insanın canı yanmıştır, yanmaya da devam ediyordur. Siyaset yapabilmek için insanların birçok şey feda etmeleri gerekmektedir. Bu ilk olarak dürüstlükleri ve hassasiyetleridir. Siyaset kesinlikle doğru ve dürüstlük çizgisinde uygulanabilir bir olgu değil, tamamen ülkeler arası kuruluşların başlarında ki insanların, ortak bir noktada, ortak bir masada bir araya gelip, verdikleri kararların uygulatılmaya geçilmesinden ibarettir. Günümüz siyaset anlayışı da tam olarak bu duruma hizmet etmekle birlikte, amaç bir halkı ve toplumu yönetmekten ziyade, kişisel ve örgütsel hırslar doğrultusunda bir ülkeyi, bir toplumu harcamak üzerine kurulmuştur. Başta Amerika. Kuruluş süresi öncesinde, henüz kendi adı altında toplayabileceği bir insan ırkı dahi yokken, o coğrafyalarda yaşayan Kızılderili ırkının soyunu hiç çekinmeden tüketebilmiş bir siyaset anlayışına sahiptir. Üzgünüm ama insanlık anlayışını kurban vermiş hiçbir oluşum benim gözümde değerli değildir, olmayacaktır da.


Duvar sanatçıları adında bir kavram oluştu dönem esnasında. Birçok genç, ellerinde ki boya ve spreylerle duvarları birbirinden güzel şekil ve yazılarla donattılar. Açıkçası beni en çok da bu yapılaşma heyecanlandırdı. Görsel anlamda herhangi bir kirlilik değil, aksine at gözlüğü ile yaşamayı kendisine hedef belirlemiş olan insanların kapalı zihinlerine birer ışık tutmak mayetinde olan bu duvar sanatının ülkemizde top noktaya erişmesinden son derece memnunum. Örnek verecek olursam ;

                    


                   
                   
 Bu kesinlikle favorilerimden biri oldu. 80'ler de ki sağ ve sol çatışmasında boy gösteren direnişçi nesli alt ettiğimizi vurgulayan, son derece net ve şık bir detay.
 
                 


Bunu gördüğüm an kanım donmuştu. Duvarın karşısında durup dakikalarca baktım sadece. Evet, onun her daim bizimle olması, onun ışığında olan insanların bilincinde olmasına rağmen bunun bu şekilde yansıtılması, buna şahit olan herkesin heyecanlanmasına fazlasıyla yetmişti.


                        

Efsanevi bir hal alan diğer sloganımız. Sanırım direniş boyunca elde edilen en geçerli sloganlardan biri bu olsa gerek.

                     

                   
                       
                    



                             


                        

                             
                                 


Sırf sizlerden farklı oldukları için, kimi zaman yüksek sesle müzik dinledikleri için, kahrolası tabularınızı yıktıkları için, bazen otobüslerde yer vermedikleri için, kanları kaynadığı için sürekli aşağıladığınız o gençlik var ya, her şeyin bu denli farkındaydı işte. Tek bir hamle karşısında sper olmuştu herkes. İnsanlar, birileri tepkisini ortaya koymadan birbirlerini yargılamaya ve yadırgamaya son derece ılımlı yaklaşırlar. Ancak bu gençlik artık değil siyaset parlamentosu, hiçbir dünya kuruluşu tarafından susturulup, bastırılabilecek bir gençlik değil, aklınızda bulunsun.


Bu güzel insana yazımda yer vermemek haksızlık olurdu. Kendisi, bugüne kadar gördüğüm en güzel ve en profesyonel halk ressamı. 1 Haziran günü, Osmanbey'den Taksime kadar yürümekle birlikte, neredeyse boş bulduğu tüm alanlara Mustafa Kemal Atatürk portresini yerleştirdi. Kimseyle konuşmuyordu, herkes kendisini pür dikkat izleyip, alkışlıyordu. Yakalayabildiğim kadarı ile tam olarak 12 saniyede bu sanat eserini bulduğu tüm duvarlara yansıttı büyük usta. Elini öpmeyi çok istedim, ancak böylesine güzel bir icrada bulunan bir insanı meşgul etmemek daha doğru olur diye düşündüğüm için yalnızca o anı kadrajıma almakla yetinmek zorunda kaldım. Umarım bir gün, bir yerlerde karşılaşma şansına tekrar sahip olabilirim.

Tüm bu olanlar, her geçen gün daha da ateşlenerek ilerlerken Türk medyası ve basını üç maymunu oynuyordu. Halk TV, Ulusal Kanal ve Sözcü Gazetesi dışında hiçbir basın ve medya organı bizleri, duyurmaya çalıştığımız sesimizi ve mücadelemizi ülke ve dünyaya yansıtmamıştı. Aksine olaylar daha da gülünçleşerek, can kaybının olmadığı açıklamasında bulunan kurumlar bile vardı.

                          

Türk medyası, yaşananları yansıtmamak adına ne kadar kararlıysa, BBC ve diğer birçok Avrupa kanalı da bir o kadar olayların içine dahil olmuş, insanları ve direnişin gerçek yüzünü olduğu gibi televizyonlarına taşımışlardı. Çapulcu olarak nitelendirilip, aşağılanan gençlerin neredeyse hepsi çatır çatır BBC News kameralarına ingilizce röportajlar verip, açıklamalarda bulundular. BBC muhabiri bizlere, buraya gelirken büyük bir savaşın içine geleceğimizi ve insanların cesetleriyle karşılaşacaklarını düşünerek geldiklerini, ancak geldiklerinde yerlerde kitap okuyan insanları, çöpleri ve atıkları toplayan insanları, revir kurup ilk yardım için hazırlanan insanları, dışarıdan ihtiyaç listesine göre alışveriş yapıp, yardımda bulunan insanları gördüklerinde çok şaşırdıklarını ve böylesine kendinden emin ve ne istediğini bilen bir direnişle daha önce pek de karşılaşmadıklarını dile getirmişlerdi. Ardından bizlere, çektiğimiz fotoğraf ve videoları gönderebileceğimiz mail adreslerini vermişlerdi. Fotoğraf ve videolarımı toparlayıp gönderdikten 2 gün sonra da kanaldan cevap aldım ve yayınlanacaklarını söylediler. Henüz düne kadar herhangi bir şey hissetmediğim bu yayın kuruluşuna, orada ki tek bir insanı bile dünyaya duyurdukları için teşekkür etmek vazifemdir diye düşünüyorum.

Ve çok önemli bir konuya daha değinmek istiyorum. Günlük yaşantımızda, cadde ve yol kenarlarında karşımıza 100'lerce çıkabilecek olan Greenpeace (doğayı kurtarma ve savunma kurumu) !, TEMA (Erozyonla mücadele,ağaçlandırma ve doğal varlıkların korunmasını sağlayan kurum) ! ve Türk Kızılay'ına dair en ufak bir revir, bölüm, destek merkezi göremedik. Özellikle bu konu, Gezi Parkı direnişine dahil olan tüm insanlar arasında konuşuldu. Orada ki amaçlarımızdan birisi olan doğayı korumak adına verdiğimiz mücadelede hiçbir şekilde desteklerini göstermeyen TEMA ve Greenpeace ile birlikte, bu uğurda yaralanıp, hayatını kaybeden kardeşlerimizin hastanelerde en çok ihtiyaç duydukları şeylerden biri olan kan ihtiyacını bizlere hiçbir şekilde sağlamayan Kızılay'ı bundan sonra hiçbir şekilde ciddiye almıyoruz. Bizler halk olarak, onlara gösterdiğimiz destekler doğrultusunda kendileri her gün biraz daha başarı çıtalarını üst seviyelere çıkartırlarken, dün kendilerinin destekçisi olan insanları bugün yapayalnız bırakan bu kuruluşlar bizler için artık samimiyetini yitirmiş, tamamen amaçlarının dışına çıkmış birer kurum olmaktan başka bir şey ifade etmemektedir.

                                                               #Duran Adam

Eylemler Haziran ayının ortalarına doğru nefes almaya başlayıp, biraz olsun sakinleşince kimisi yaşadığı şehre, kimisi yaşadığı ülkeye, kimisi de işine ve evine döndü. Gezi Parkı, ağır bir müdahale ile birlikte polisin kontrolü altına dahil oldu ve insanlar belirli gruplar halinle belirli noktalara dağıldılar. Hal bu olunca, birçok insan artık her şeyin bittiğini ve sona geldiğimizi düşünmeye başladığı an, bir dansçı olan Erdem Gündüz, Taksim meydanında 7.5 saat ayakta, hiçbir şekilde kımıldamayıp, herhangi biri ile konuşmadan AKM binasına yönelmiş bir vaziyette durarak büyük bir sükse yaratmıştı. Başta çevrede ki insanlar ve polis olmak üzere, sosyal medya üzerinden olayların gidişatını takip eden insanların anlam yüklemeye çalıştığı Erdem Gündüz'ün durma eylemi bir süre sonra efsanevi bir hal almaya başladı. Tam 7.5 saat ayakta duran ve yavaş yavaş ona ayak uydurup, etrafı kalabalıklaşan Erdem Gündüz, polisin kendisi ve etrafında ki insanlara müdahelede bulunmaması adına eylemine son vermek zorunda kalmıştı.

                               

                  

                              


                  


Polisin, yolda öylece duran bir insana müdahalesi başlamıştı. Bir süre içinde dakikalık dahi olsa gözaltına alınan Erdem Gündüz, bu sayede Türk polisinin yolda duran bir insana müdahale edip, gözaltına almasını sağlayarak bir kez daha Dünya gündemini şok etmeyi sağlamıştı.

Ancak bu, peşinden yüzlerce Duran Adamı getirecek bir olaydı ve insanlar bir süre sonra ülkeye, iktidara, dünyaya seslerini yalnızca durarak vermeye karar verdiler. Türkiye'nin, hatta Dünya'nın dört bir yanında insanlar durarak, Duran Adam eylemini yaşatmaya devam ettiler, hala da devam etmektedir.

Taksim Meydan


Van'da görevini yapan bir Asker



Bahçelievler



Bakırköy

   

Ankara (Ethem Sarısülük'ün öldüğü yer)
     

CNN

       

Eminönü - Kadıköy Vapuru

           

İskenderun

          

Kanyon AVM
           

Londra

         

Bu fotoğraf hakkında yorum bile yapmak istemiyorum

        

 Paris

          

İngiltere

    

Taksim

          

Bunca insan ahlaksız, terörist, düşman ve saldırgan öyle mi ? Diyebileceğim herhangi bir şey kalmıyor bu noktada.

İnsanlar, başlarına gelmemiş herhangi bir durum için harekete geçmezler. Ne zaman canı yanar, ne zaman zarar görür, işte o zaman tepkisini dile getirmekten, ortaya koymaktan asla çekinmez. Üstüne üstlük, tepkisine ortak olacak insanların ona katılması da ayrı bir heyecan katar o insana. Peki ya Reyhanlı'da ki büyük patlama sonucu kızı ve torununu kaybeden bu anne ?

                 

İki canını da yitirdiği bu alanda kendini hırpalarken kaçımız onun acısını paylaşıp, sesini duyurmasına yardımcı olduk ? Hiçbirimiz.

                                 

Peki ya bu çocuk ? Üstelik sokak çocuğu. Kim ona sahip çıkacak bunca kargaşa içerisinde ? Henüz kendini ve dünyayı yeni yeni tanımaya başlayan bu çocuk, yaşadığı ülkenin bağımsızlığını ve özgürlüğünü yakalayabilmek adına mücadele veriyor.


Bundan sonra yapılabileceğimiz en önemli şey, bu birlik duygusunu kaybetmemek ve herkese, her şeye karşı cesaretimizi dimdik ayakta tutabilmek olacaktır. Bizler, iyilik adına mücadele veren insanlar olarak mizahımız ve üslubumuz ile cevaplayacağız kötülükleri, şiddeti. Bu bayan gibi dimdik durmak zorundayız mesela ;

               

Bundan sonrasında neler olabilir tam olarak kestiremiyorum ama bildiğim bir şey var ki,o da ciddi anlamda tarih yazdığımız. Gördüklerim, yaşadıklarım, ortaya çıkan manzaralar, tanışmamışlığın hiçbir öneminin olmaması, kabulleniş, farkındalık ve bilinç. Tüm bunlar bizi tekrar ayağa kaldırdı ve sahip olduklarımızın savaşını vermemiz konusunda bizlere ışık oldu. Kimse kimsenin özgürlük alanını kısıtlamadığı takdirde savunduğu ne varsa sonuna kadar gitsin. Pes etmeyin, hiçbir şey için katiyen pes etmeyin. Ölmek, pes etmekten bile daha hafif kalır. Yapmayın kendinize bu acımasızlığı. İnandığınız ve hedeflediklerinizin peşinden gidin.

               
Bu yazıyı da ben değil, Musafa Kemal Atatürk'üm bitirsin istiyorum.


 ''Şayet bir gün çaresiz kalırsanız, bir kurtarıcı beklemeyin. Kurtarıcınız kendiniz olun'' - Mustafa Kemal Atatürk